SIRA KİMDE?
SIRA KİMDE?
Cemal Akkuş'un yazısı...
Cemal Akkuş'un yazısı...
Ortadoğu coğrafyası, modern tarihin en karmaşık ve çok katmanlı güç mücadelelerine ev sahipliği yapmaya devam ediyor. 20. yüzyılın başlarında sömürgeci bir miras olarak şekillenen İsrail'in kuruluş süreci, sadece bölgesel bir çatışmanın fitilini ateşlemekle kalmamış, aynı zamanda küresel hegemonya değişimlerinin de barometresi olmuştur. İngiliz İmparatorluğu'nun "Güneş Batmayan İmparatorluk" vasfını kaybettiği ve yerini II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri merkezli tek kutuplu düzene bıraktığı süreçte, İsrail bu düzenin stratejik bir ileri karakolu olarak konumlandırılmıştır. Ancak 2026 yılı itibarıyla, bu yerleşik düzenin temelleri, Çin Halk Cumhuriyeti'nin teknolojik ve ekonomik yükselişi, Rusya'nın askeri revizyonizmi ve bölgesel aktörlerin asimetrik direnç kapasiteleriyle sarsılmaktadır.
Patlak veren İran-ABD/İsrail çatışması, bu tarihsel sürecin kinetik bir doruk noktasıdır. Başlatılan saldırılar, sadece bir rejim değişikliği çabası değil, aynı zamanda Çin’in sanayi motorunu besleyen ‘enerji hortumları’nı kesmeye yönelik küresel bir stratejinin parçasıdır. İran'ın gelişmiş elektronik harp yetenekleriyle bu saldırılara yanıt vermesi, Katar'daki stratejik ABD radarlarının imha edilmesi ve Çin ile Rusya'nın bu süreçte sağladığı istihbarat desteği, küresel güç dengelerinin Avrasya lehine kaydığını göstermektedir. Bu rapor, 1917'deki manda yönetiminden 2026'daki füze saldırılarına uzanan süreci; Oded Yinon Planı ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi stratejik belgeler ışığında inceleyerek, "Sıra Kimde?" sorusu üzerinden Türkiye'nin maruz kaldığı jeopolitik riskleri analiz etmektedir.
İsrail'in Kuruluş Genetiği: İngiliz Mandası ve Balfour Mirası
İsrail Devleti'nin kuruluşu, tarihsel bir rastlantıdan ziyade, 19. yüzyılın sonlarından itibaren planlanan sistemli bir jeopolitik mühendislik projesidir. I. Dünya Savaşı'nın devam ettiği 1917 yılında yayımlanan Balfour Deklarasyonu, İngiltere'nin Filistin topraklarında bir "Yahudi ulusal yurdu" kurulmasını destekleyeceğini resmen ilan ettiği ilk belgedir. Bu deklarasyon, bölgedeki Osmanlı hakimiyetinin sona ermesinin ardından başlayacak olan İngiliz manda yönetiminin de ideolojik temelini oluşturmuştur.
Bu süreçte İngiltere, askeri bir yönetim kurarak Yahudi göçünü (Aliyah) teşvik etmiş ve Yahudi toplumunun kendi siyasi, ekonomik ve askeri kurumlarını oluşturmasına zemin hazırlamıştır. İngiliz mandasının sağladığı bu koruma kalkanı altında, bölgedeki demografik yapı sistematik bir şekilde değiştirilmiş ve 1948'deki devlet ilanı için gerekli olan kurumsal altyapı tamamlanmıştır.
Ancak manda yönetimi, aynı zamanda bölgedeki etnik ve dinsel çatışmaların da ana kaynağı olmuştur. İngiltere'nin hem Araplara hem de Yahudilere verdiği birbiriyle çelişen sözler, 1920'lerden itibaren tırmanan bir şiddet sarmalına yol açmıştır. Yahudiler, Balfour Deklarasyonu'nun öngördüğü "yurt" kavramını aşarak tam bağımsız bir devlet kurma hedefiyle hareket ederken, yerel Arap nüfusu bu süreci kendi varlıklarına yönelik bir tehdit olarak algılamıştır. İngiltere, II. Dünya Savaşı sonrasında zayıflayan ekonomik ve askeri gücü nedeniyle Filistin'den çekilme kararı almış ve 15 Mayıs 1948'de manda yönetimini sona erdirmiştir. Bu çekilme, bölgeyi İsrail'in kuruluşu ve beraberinde gelen onlarca yıl sürecek savaşlar dönemine terk etmiştir.
II. Dünya Savaşı Sonrası ABD Merkezli Düzen ve İsrail'in Rolü
İsrail'in kuruluşu, küresel gücün Londra'dan Washington'a transfer edildiği bir döneme denk gelmiştir. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan Bretton Woods sistemi, doların küresel rezerv para birimi olarak kabul edilmesi ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların inşası, ABD merkezli bir "Yeni Dünya Düzeni"ni şekillendirmiştir. Bu düzende İsrail, sadece ideolojik bir müttefik değil, aynı zamanda Ortadoğu'nun enerji kaynaklarını ve stratejik su yollarını kontrol etmek için vazgeçilmez bir "kara uçak gemisi" işlevi görmüştür.
Petro-Dolar Sistemi ve Bölgesel Güvenlik Mimarisi
1970'lerde altın standardından kopan ve petro-dolar sistemiyle tahkim edilen ABD hegemonyası, Ortadoğu'daki istikrarı (veya kontrollü istikrarsızlığı) kendi ekonomik bekasının bir parçası olarak görmüştür. İsrail, bu sistemin korunmasında bölgedeki Arap milliyetçiliği, Sovyet etkisi ve daha sonra İslami uyanış gibi tehditlere karşı bir tampon bölge görevi üstlenmiştir. ABD'nin İsrail'e sağladığı koşulsuz askeri ve diplomatik destek, İsrail'i uluslararası hukuktan muaf bir "şımarık çocuk" konumuna yükseltmiştir. Bu destek, İsrail'in nükleer kapasitesinden yerleşim birimi genişletme politikalarına kadar her alanda kendini göstermiştir.
Ancak bu hegemonik yapı, 21. yüzyılın başlarından itibaren içsel ve dışsal sarsıntılar yaşamaya başlamıştır. İçsel olarak ABD'nin artan borç yükü ve 2026'ya kadar 39 trilyon dolara yaklaşan federal borç, doların "olağanüstü imtiyazını" tehdit etmektedir. Dışsal olarak ise Çin'in yükselişi, küresel ekonomik ağırlık merkezini Batı'dan Doğu'ya kaydırmaktadır.
Çin'in Yükselişi ve Hegemonyanın Aşınması: 2026 Eşiği
2026 yılı, ABD merkezli düzenin Çin tarafından sadece ekonomik değil, teknolojik ve askeri olarak da doğrudan meydan okunduğu bir yıl olmuştur. Çin'in "Kuşak ve Yol İnisiyatifi" (BRI) üzerinden kurduğu alternatif ticaret ağları ve "Pax Silica" stratejisiyle yarı iletken ve yapay zeka alanında elde ettiği üstünlük, Amerikan hegemonyasını savunmaya itmektedir.
2026 yılındaki gelişmeler, ABD'nin Çin'i durdurmak için asimetrik bir "aç bırakma" stratejisi uyguladığını göstermektedir. Çin, tükettiği petrolün %73’ünü ithal etmekte ve bu motorun çalışması için dört ana "hortuma" (Venezuela, İran, Rusya, Suudi Arabistan) ihtiyaç duymaktadır.
Öte yandan hegemonya mücadelesinin kalbi artık sadece petrol sahalarında atmamakta, çip fabrikalarında da atmaktadır. 2026 başı itibarıyla, Çin'in itriyum ve skandiyum gibi nadir toprak elementleri üzerindeki ihracat kısıtlamaları, ABD'nin havacılık ve 5G teknolojilerini felç etme noktasına getirmiştir. İtriyum fiyatlarının bir yılda 70 kat artması, Amerikan jet motoru üretim hatlarının durmasına neden olmuştur. ABD'nin bu baskıya yanıtı ise yasalarla Çin'e yönelik teknoloji ambargosunu sıkılaştırmak ve Tayvan üzerindeki baskısını artırmak olmuştur.
İsrail'in Çaresizliği ve Paniğe Dayalı Saldırganlık
İsrail'in son dönemdeki saldırganlığı, sadece dini hedeflere değil, bölgedeki stratejik planlarının Türkiye ve müttefikleri tarafından boşa çıkarılmasının yarattığı bir "çaresizlik" dalgasına dayanmaktadır. Oded Yinon Planı'nın Suriye ve Irak ayakları, Türkiye'nin bölgedeki kararlı duruşu ve askeri varlığıyla büyük ölçüde akamete uğramıştır.
İsrail'in Suriye'yi istikrarsızlaştırarak kendi güvenliği için bir "vassal devlet" veya parçalanmış bölgeler yaratma hedefi, Türkiye tarafından engellenmiştir. Ayrıca, Suriye'de yeni kurulan geçici yönetimin Türkiye ile güvenlik ve istikrar odaklı yakınlaşması, İsrail'in Suriye sahasındaki nüfuzunu sınırlamıştır.
Türkiye'nin Irak ile geliştirdiği pozitif ilişkiler ve "Kalkınma Yolu" projesi, İsrail'in ve ABD'nin desteklediği IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa) koridoruna en ciddi rakip olarak ortadadır. Kalkınma Yolu, sadece bir ticaret rotası değil, aynı zamanda İsrail'in Gazze'yi ilhak ederek açmak istediği "Ben Gurion Kanalı" projesini de stratejik olarak işlevsiz hale getirmektedir. Türkiye'nin bölgedeki ekonomik entegrasyon hamleleri, İsrail'in bölgeyi parçalayarak yönetme stratejisinin önündeki en büyük yapısal engellerden biridir.
İsrail'in Türkiye'yi içeriden çökertme girişimleri, özellikle 15 Temmuz iç savaş senaryosunun başarısız olmasıyla büyük bir hüsrana uğramıştır. Kürt kimliği üzerinden yürütülmeye çalışılan ve PKK/YPG eliyle kurumsallaştırılmak istenen uluslararası terör mekanizması, Türkiye'nin sınır ötesi operasyonları ve yerli savunma teknolojileriyle büyük oranda tasfiye edilmiştir. Bu başarısızlıklar, İsrail'i bölgedeki diğer büyük güç olan İran'a yönelik daha riskli ve saldırgan hamleler yapmaya itmiştir.
İsrail'in İran'a yönelik 2026 saldırıları, sadece nükleer tesisleri değil, aynı zamanda İran'ın etnik yapısını kaşıyarak içeride bir bölünme yaratmayı hedeflemektedir. Bu noktada PKK'nın İran kolu olan PJAK, İsrail (Mossad) tarafından aktif bir yıkım gücü olarak sahaya sürülmektedir. İsrail medyası, PJAK militanlarının şehir savaşları için eğitildiğini ve yabancı aktörlerin göstericilere silah sağladığını itiraf etmiştir. Bu süreçte, İsrail kaynaklı "Sıra Türkiye'de" propagandasıyla Türk kamuoyunda bir korku ve panik iklimi yaratılarak, halkın kendi devletine olan güveninin sarsılması amaçlanmaktadır. Ancak askeri analizler, bu iddiaların reel-politik gerçeklerden ziyade psikolojik harp unsuru olduğunu göstermektedir. Zira 15 Temmuz iç savaş senaryosu sonrası Türk Devleti, milletimiz için en büyük tehlikenin bir iç kavga olduğunun farkında ve tüm tedbirlerini buna göre alıyor. Türkiye’nin çevre ülkelerde de bölünmeye karşı olması ve bütünlüğünü savunması tamamen Oded Yinon planına karşı bir duruş.
2026 İran Savaşı
Hegemonya mücadelesinin en şiddetli kinetik yansıması, 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik başlattığı koordineli saldırılarla yaşanmıştır. İsrail'in ‘Kükreyen Aslan’ ve ABD'nin ‘Destansı Öfke’ olarak adlandırdığı bu harekat, İran'ın nükleer tesislerini, askeri altyapısını ve siyasi liderliğini tasfiye etmeyi hedeflemiştir.
Saldırının ilk saatlerinde İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in Tahran'daki konutuna düzenlenen hava saldırısıyla öldürülmesi, bölgedeki tüm dengeleri altüst etmiştir. İsrail Başbakanı Netanyahu, bu suikastı "İran halkının kendi kaderini tayin etmesi için bir fırsat" olarak nitelendirirken, ABD Başkanı Trump harekatın amacının İran'ın füze ve nükleer kapasitesini "yok etmek" olduğunu ilan etmiştir. Ancak bu saldırı, beklenilenin aksine hızlı bir rejim değişikliğine değil, İran'ın ve bölgedeki müttefiklerinin topyekun misillemesine yol açmıştır.
İran'ın Savunma Başarısı ve Elektronik Harp Zaferi
İran, saldırılara "Operation True Promise 4" (Gerçek Vaat 4) ile karşılık vermiş ve bu süreçte Batılı gözlemcileri şaşırtan bir askeri performans sergilemiştir. İran'ın bu başarısının arkasındaki en kritik unsur, gelişmiş elektronik harp (EW) yetenekleridir. İran, kendi askeri navigasyonunu ABD kontrolündeki GPS'ten Çin'in BeiDou-3 sistemine taşıyarak, Batı'nın sinyal karıştırma operasyonlarını etkisiz hale getirmiştir.
Ayrıca, İran'ın Rusya'dan tedarik ettiği S-400 hava savunma sistemleri ve Rezonans-NE radarları, ABD ve İsrail'in hayalet uçaklarına karşı etkili bir koruma kalkanı oluşturmuştur. İran'ın stratejik hedefleri vurma hassasiyeti Çin'in sağladığı gerçek zamanlı uydu istihbaratıyla korunmuştur.
Çatışmanın en sembolik ve stratejik anı, İran Devrim Muhafızları'nın Katar'daki Al-Udeid hava üssü yakınlarında bulunan ABD'ye ait AN/FPS-132 Block 5 erken uyarı radarını imha etmesidir. Yaklaşık 1 milyar dolar değerindeki bu devasa radar sistemi, 5.000 kilometre menziliyle ABD'nin küresel balistik füze savunma ağının bel kemiğini oluşturmaktadır. Radarın imhası, ABD'nin bölgedeki "gözlerini" kör etmiş ve İran'ın Körfez'deki Amerikan varlığına karşı "erişim engelleme" kapasitesini kanıtlamıştır.
Çin ve Rusya'nın Rolü
2026 İran savaşı, tek kutuplu dünya düzeninin son bulduğunun ve Avrasya bloğunun askeri-teknolojik bir gerçeklik haline geldiğinin kanıtıdır. Çin ve Rusya, bu çatışmada İran için "teknolojik çapa" işlevi görmüştür.
Rusya, 2022'de fırlatılan Hayyam uydusu üzerinden İran'a 1,2 metre çözünürlükte yüksek kaliteli istihbarat sağlarken, Çin de 500'den fazla uydusuyla ABD donanmasının Basra Körfezi'ndeki hareketlerini gerçek zamanlı olarak Tahran'a iletmiştir. Çin'in sağladığı YLC-8B tipi anti-stealth radarları, Amerikan F-35 ve B-2 uçaklarının radara çarpan düşük frekanslı dalgaları yakalamasını sağlamış, bu da İsrail'in hava üstünlüğünü tartışmalı hale getirmiştir.
Bu destek, sadece askeri bir yardımlaşma değil, aynı zamanda Çin'in enerji güvenliğini koruma çabasıdır. İran, Çin'in enerji tedarik zincirinin kritik bir parçasıdır ve Tahran'ın çöküşü, Pekin'in Ortadoğu'daki varlığının sonu anlamına gelecektir. Bu nedenle, Çin ve Rusya'nın sağladığı teknolojik destek, İran rejiminin kinetik saldırılara karşı direncini artıran en önemli dış faktör olmuştur.
Oded Yinon Planı ve BOP: Bölgesel Parçalanmanın İdeolojik Kökenleri
Ortadoğu'daki mevcut kaos, 1980'lerden bu yana İsrail stratejik çevrelerinde tartışılan Oded Yinon Planı'ndan bağımsız değildir. Bu plan, Ortadoğu'daki mevcut Arap devletlerinin yapay yapılar olduğunu ileri sürerek, bölgenin etnik ve mezhepsel hatlar üzerinden küçük, yönetilebilir birimlere bölünmesini öngörmektedir. Plana göre, İsrail'in güvenliği için Mısır, Irak, Suriye ve İran gibi güçlü merkezi devletlerin "Lübnanlaştırılması" (parçalanması) gerekmektedir.
21. yüzyılın başında ABD tarafından ilan edilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Oded Yinon Planı'nın "demokrasi ve reform" sosuna bulanmış küresel ölçekli bir versiyonudur. 2011'de başlayan Arap Baharı süreci, yaklaşık 20 ülkede rejim değişikliklerine ve iç savaşlara yol açarak BOP'un hedeflerine hizmet etmiştir. 2026'daki İran savaşı, bu projenin son ve en büyük halkasını oluşturmaktadır. İran'ın bölünmesi, Irak ve Suriye'den sonra bölgedeki Şii kuşağının kırılması ve İsrail'in "Büyük İsrail" hedefine ulaşması için önündeki son engelin kalkması anlamına gelmektedir.
ABD'nin Çin'i Çevreleme Stratejisi: Tayvan ve Enerji Kıskaçları
Washington'ın Ortadoğu'daki hamleleri, küresel ölçekteki Çin'i çevreleme stratejisinin bir alt kümesidir. ABD, Çin'i hem hammaddeye erişim noktalarında (İran, Venezuela) hem de kritik teknoloji düğümlerinde (Tayvan) baskı altına almaktadır.
Çin, petrol ihtiyacının büyük bir kısmını Ortadoğu ve Rusya'dan karşılarken, Venezuela gibi ülkeler stratejik bir yedek kaynak işlevi görmektedir. ABD'nin Aralık 2025'te başlattığı askeri blokaj ile Venezuela petrolünün Çin'e akışını kesmesi, Pekin üzerinde büyük bir ekonomik baskı yaratmıştır. Çin'in Venezuela'ya 2000-2023 yılları arasında sağladığı 106 milyar dolarlık kredi ve yatırım, bu operasyonla risk altına girmiştir. İran savaşı ile birleştiğinde bu hamleler,Çin'in sanayi çarklarını döndüren enerjiyi kontrol altına alma girişimidir.
Tayvan, dünya yarı iletken üretiminin %90'ından fazlasını gerçekleştiren TSMC'ye ev sahipliği yapması nedeniyle küresel ekonominin "sinir merkezi"dir. ABD, Çin'in 2027 yılına kadar Tayvan'ı işgal edebileceği uyarısıyla bölgedeki askeri varlığını artırmakta ve çip tedarik zincirini Çin'den uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, Ortadoğu'daki savaş, Çin'in dikkatini ve kaynaklarını Pasifik'ten uzaklaştırmak için kurgulanan küresel bir "oyalama" stratejisinin parçası olarak da okunabilir.
'Sıra Kimde?': Türkiye'ye Yönelik İddialar ve Jeopolitik Gerçeklikler
Ortadoğu'daki her büyük sarsıntıdan sonra sorulan "Sıra Kimde?" sorusu, 2026 yılındaki İran çatışmasıyla birlikte Türkiye için daha önemli bir hale gelmiştir. Oded Yinon Planı'nda Türkiye'nin de bölünmesi gereken ülkeler listesinde yer alması ve "Büyük İsrail" haritalarının Türkiye'nin güneydoğu topraklarını içermesi, milletimizin önünde ciddi bir güvenlik sorusu meydana getirmektedir.
Askeri gerçeklikler açısından bakıldığında, Türkiye'nin İsrail ile doğrudan bir çatışmaya girmesi, İsrail'in askeri kapasitesini çok aşan bir senaryodur. Türkiye, 2024 itibarıyla 170 bin aktif asker ve 450 bin yedeğe sahip olan İsrail'in aksine, NATO'nun en büyük ikinci ordusu ve gelişmiş bir yerli savunma sanayisine sahiptir. Türkiye'nin İHA/SİHA teknolojilerindeki başarısı, Karabağ ve Libya'daki performansıyla asimetrik savaşın kurallarını değiştirdiğini kanıtlamıştır.
Dolayısıyla İsrail'in Türkiye'ye yönelik tehdidi doğrudan bir savaştan ziyade, "vekalet savaşları" ve "terör koridoru" üzerinden şekillenmektedir. Suriye ve Irak'ın kuzeyindeki planlanan parçalanma, Türkiye'nin toprak bütünlüğüne yönelik en büyük tehdidi oluşturmaktadır. Bu bakımdan, Türkiye'nin İran, Irak ve Suriye ile bölgesel iş birliği yapması ve KKTC'deki deniz/hava üslerini tahkim etmesi önemli stratejik adımlardır. Ve ‘sıra kimde’ sorusunun Türkiye’ye yönelik sorgulanma şekli baştan sona yanlış bir sorgulamadır. ‘Sıra Türkiye’de’ sözü İsrail’in Türkiye’de kamu oyu satınalma girişimidir. Zira İsrail’in Türkiye ile ilgili amaçları zaten kuruluşundan itibaren hiç değişmemiştir.
ABD İç Siyaseti ve Epstein Faktörü: Savaşın "Performans" Boyutu
2026 İran savaşına dair en dikkat çekici iddialardan biri, harekatın ABD iç siyasetindeki skandalları örtmek için başlatılmış bir ‘dikkat dağıtma savaşı’ olmasıdır. Şubat 2026'da Jeffrey Epstein dosyalarının milyonlarca sayfasının yayımlanması, Trump yönetimindeki bazı isimlere ve ABD elitlerine yönelik ağır suçlamaları gündeme getirmiştir.
Epstein dosyalarında Trump'ın geçmişte Epistein ile olan ilişkileri, görüntüleri ve sapkınlık iddiaları, ABD iç siyasetini de derinden sarsmıştır. İsrail istihbaratının (Mossad) Epstein üzerinden ABD'li siyasetçilere şantaj yaparak İsrail çıkarları doğrultusunda kararlar aldırdığı tartışmasız bir hakikattir. Bu çerçevede, İran'a yönelik saldırı, hem Trump'ın halk nezdindeki imajını tazeleme hem de Epstein skandalını manşetlerden düşürme çabası olarak değerlendirilebilir. Savaşın "milli güvenlik" kisvesi altında başlatılması, ABD içindeki muhalefeti de susturma işlevi görmüştür. Kaldı ki İran’dan kaynaklanan doğrudan bir ABD tehdidi yoktur. Buna rağmen savaş yetkisinin kullanılması ABD yasalarına da aykırıdır.
Sonuç: Türk Yüzyılı ve Ortadoğu'da Sonun Başlangıcı
İsrail'in 1917 Balfour Deklarasyonu ile başlayan kuruluş süreci, 2026 yılındaki İran çatışmasıyla birlikte tarihsel bir döngünün sonuna gelmiş görünmektedir. İngiliz mandasının tohumlarını ektiği, ABD hegemonyasının ise sulayıp büyüttüğü bu siyasi yapı, bugün kendi varlığını sürdürebilmek için tüm bölgeyi ateşe atmayı göze almaktadır. Ancak 2026'nın gerçekleri, 1948'den veya 1967'den çok farklıdır.
Çin'in teknolojik kalkanı, Rusya'nın istihbarat desteği ve İran'ın elektronik harp başarısı, Batı'nın bölgedeki "teknolojik dokunulmazlığını" sona erdirmiştir. Katar'daki radarın imhası, sadece bir askeri başarı değil, aynı zamanda Amerikan askeri gücünün sınırlılığının sembolüdür. Oded Yinon ve BOP gibi parçalama planları, Başta Türkiye olmak üzere dirençli ulus devletlerin ve yükselen Avrasya bloğunun kolektif savunma refleksiyle karşı karşıyadır.
Türkiye için "Sıra Kimde?" sorusu, bir korku senaryosu değil, stratejik bir uyanışın itici gücü olmalıdır. Kendi savunma sanayisini güçlendiren, "Mavi Vatan" doktriniyle denizlerdeki haklarını savunan ve bölgesel ittifaklarını çeşitlendiren bir Türkiye, bu kaosun içinden bir düzen kurucu aktör olarak çıkma potansiyeline sahiptir. 21. yüzyıl, doların hegemonyasından kurtulmaya çalışan, enerjiyi ve veriyi egemenliği altına alan milletlerin yüzyılı olacaktır. Ortadoğu'daki bu kanlı hesaplaşma, aslında eski dünyanın yıkılışı ve çok kutuplu, adil bir küresel düzenin sancılı doğumudur. Türk Devletleri ve topluluklarının stratejik iş birlikleri bu gelişmelerin seyrini belirleyecek tek ve en güçlü etken olacaktır.
Sıra kimde sorusuna ille bir cevap istenecekse, asıl sıra İsrail’dedir.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.