deneme bonusu grandpashabet güncel adres betpark süperbetin giriş betebet bets10 Matadorbet vdcasino tipobet giriş onwin giriş deneme bonusu veren siteler 2023 giriş onwin grandpashabet grandpashabet

USSAM Komisyonu Taksim Camii’nden Net Mesaj Verdi: Savaş Suçluları Cezasız Kalmayacak

Genel 04.01.2026 - 17:27, Güncelleme: 04.01.2026 - 17:27
 

USSAM Komisyonu Taksim Camii’nden Net Mesaj Verdi: Savaş Suçluları Cezasız Kalmayacak

.

Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri (USSAM) TİNGADER Türkiye, Uluslararası EhliBeyt Derneği, ENSAR Vakfı, Türkiye Yerel Gazeteciler Derneği kapsamında düzenlenen konferans, hukukçuları, Sosyologları ve sivil toplum temsilcilerini bir araya getirdi. Taksim Camii İslam Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen programda, Gazze başta olmak üzere Filistin, Doğu Türkistan, Karabağ, Suriye ve farklı coğrafyalarda işlenen savaş suçlarının yargılanması konusu ele alındı. Oturum başkanlığını üstlenen Sosyolog Vasfi Kösebey, USSAM Mahkemeleri’nin neden gerekli olduğuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kösebey, mevcut uluslararası yargı mekanizmalarının adaleti tesis etmede yetersiz kaldığını vurguladı. Programda söz alan Av. Uğur Faruk Tüzün, Gazze’de ve Suriye’de işlenen savaş suçlarına ilişkin uluslararası hukuk süreçlerini anlattı. Kimyasal silah kullanımı, sivillerin hedef alınması ve hastanelere yönelik saldırıların belgelerle Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sunulduğunu ifade eden Tüzün, adaletin yalnızca mağdurlar için değil, insanlığın geleceği için de zorunlu olduğunu belirtti. Sosyolog Elif Lale Kırcaoğlu ise konuşmasında savaşların en ağır bedelini çocukların ve kadınların ödediğine dikkat çekti. Gazze’de yaşanan insani dramı güncel verilerle aktaran Kırcaoğlu, kayıp çocuklar, nesep sorunu, kimliksizleştirme ve dijital vicdan kavramları üzerinden sosyolojik bir değerlendirme yaptı. USSAM Mahkemeleri’nin çocukların haklarını kayıt altına alacak önemli bir mekanizma olacağını vurguladı. Konferansın ana konuşmasını yapan USSAM Mahkemeleri Komisyon Başkanı Salih Kurt, Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri’nin kuruluş sürecini, hukuki altyapısını ve uluslararası entegrasyon çalışmalarını detaylarıyla anlattı. Kurt, USSAM’ın Türkiye öncülüğünde kurulmasının tarihsel, hukuki ve vicdani bir sorumluluk olduğunu ifade ederek, mahkemenin çok uluslu ve bağımsız bir yapıyla faaliyet göstereceğini belirtti. Programda ayrıca USSAM Mahkemeleri’nin kurul yapısı, hukuk, dil, tarih, araştırma, güvenlik ve medya kurulları tanıtıldı; Türk ve İslam ülkelerinin desteği vurgulandı. Konferans, uluslararası adaletin tesisi için Türkiye’nin öncü rol üstlenmesi gerektiği mesajıları verildi. KONFERANS KONUŞMA METİNLERİ (TAMAMI ) Gazeteci Yazar Suat GÜN: Vasfi Hocamız kendisi sosyologtur aynı zamanda ve değerli bir bilim adamı hocamız. Hocamız şimdi oturum başkanı olarak toplantıyı başlatacak. Söz sizde Hocam. Oturum Yöneticisi Vasfi KÖSEBEY: Önemli bir toplantı var. Türkiye'de çok ihtiyaç duyulan bir toplantı, bir oluşum bu: Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri. Onun için önemli. Bunun bugüne kadar yapılması gerekirdi ama Allah razı olsun, arkadaşlar bu işi başlattılar. İnşallah iyi sonuçlar geleceğine ben inanıyorum. Biz de buna şahit olacağız. Çünkü Birleşmiş Milletlerin bir mahkemesi var. Bu mahkeme çalışan bir mahkeme değil. Tamamen Yahudi güdümünde yahut masonların güdümünde olan bir mahkeme. Oradan bir karar çıkması mümkün değil. Çıkan kararın uygulanması mümkün değil. Netanyahu ile ilgili alınan kararlar değil. Bu arkadaşlar; Salih Beyler, Faruk Bey, Elif Hanım ve Mustafa Bey’in böyle bir girişimi gayet güzel. Neticesini alabiliyoruz. Böyle bir mahkemenin üyesinin çok olacağına inanıyoruz. Çünkü İslam ülkeleri var. İslam ülkelerinin dışında, Avrupa'nın bu tutumundan memnun olmayan ülkeler de buna katılacaklar. O bakımdan çok yararlı bir oluşum meydana gelecektir. Evet. Şimdi sözü arkadaşım Uğur Faruk TÜZÜN Bey'e veriyorum. AV. Uğur Faruk TÜZÜN: Hayırlı akşamlar. Teşekkür ediyorum, geldiğiniz için. Avukatım, Uğur Faruk TÜZÜN, ve İstanbul 2 Nolu Baro’nun kurucu üyelerindenim. Bugün burada malumuz; hem Gazze, hem Suriye, hem de buradaki katliamları yapanlar hakkında ne gibi bir yargılama süreci olabilir, yapacağız ve olmalıdır? Bunları konuşacağız inşallah. Bizleri buraya davet ettiği için Salih Bey'e de çok teşekkür ediyorum. Bismillah deyip başlayalım. Şimdi bildiğiniz üzere bildiğiniz üzere bugüne kadar belli başlı savaşlarda belli başlı suçlar işlendi ve bu suçluların bir kısmı yargılandı. Suçluların bir kısmı yargılanmadı. Malumunuz işte Bosna'da Sırpların yaptıkları katliamlardan bunu görebilirsiniz, hatırlayabilirsiniz. Bu işin faili çok küçük, çok cüzi bir ceza aldı. Maalesef yaptıklarının çok çok azı kadar. İyi ki ahiret var diyoruz. Ancak bu dünyada da belli başlı yargılamaların, malumunuz, insanlıkla ilgili yapılması gerekiyor. Şimdi bizi burada toplayan sebep işte tam olarak bu. Bizler dünyanın neresinde, kime karşı olursa olsun, savaş suçları dediğimiz suç tipine ilişkin bir yargılama yapmak zorundayız. Yani bu; mazlum sivillere, hayvanlara bile olsa, bir insan grubuna, dili, dini, ırkı sebebiyle yapılmış olması sebebiyle, bir suç işlenmiş olması sebebiyle yargılamaya tabi olması gerekir. Bu yüzden bugünlerde malumunuz Gazze’de, daha önce bir yıldan biraz kısa bir süre daha fazlasında Suriye'de ve daha birçok ülkede yaşanan katliamlarla alakalı nasıl bir yargılama gider? Biz bunu konuşacağız. Şuradan başlamak istiyorum. Malumunuz, İsrail'in Gazze'ye, Filistin'e ilişkin işlediği ilk suçlar değil. Ben uzun zamandır avukatlık yapan birisi değilim. Burada Halis Abi gibi deneyimli üstadlarımız var. Ancak benim avukatlık yaptığım süre boyunca bile, işte birçok senede, binlerce insanı farklı farklı yerlerde ve farklı farklı şekillerle öldüren, zulmeden bir devlet var. Bunun adı maalesef, işte İsrail; gördüğümüz üzere. Ve bunlar giderek vitesini artırıyorlar. Mesela şöyle bir örnek vermek istiyorum, süremi de aşmadan. Bir çocuk düşünün; hasta, ilaca ihtiyacı var. Ve bu çocuğun ilacını siz Filistin dışından, Gazze'den talep ediyorsunuz. Ve o ilaç ya çocuk öldüğünde bu aileye teslim ediliyor ya da maalesef ilacın tarihi geçtiğinde. Şimdi birçok buna benzer zulüm örneğini maalesef buralarda gördük. Artık 2023, 2024 ve 2025 itibariyle, maalesef bugünlerde de devam eden bu soykırımın faillerinin yargılanmasına ihtiyaç var. Bu da malumunuz Uluslararası Adalet Divanı’yla, yani Birleşmiş Milletlere bağlı olan yargılama mekanizmasıyla başladı. Bildiğiniz gibi Güney Afrika bir dava işledi ki: “Biz de apartheid dediğimiz, yani işgalci rejimden çok çektik. Hollanda'dan, İngiltere'den çok çektik. Şu anda aynı sorunu daha büyük kapsamda Filistinliler yaşıyor. Biz bu empatiyi yapabiliyoruz.” dediler. Ve birçok Müslüman ülkeden evvel Güney Afrika bir girişim yaparak bir dava açtı. Sonra işte 14, 15, 16 tane ülke, en son Belçika bu davaya müdahil oldular. Yargılama en az 8 sene sürecek, bunu bilin. Ama bu bir vicdan örneğidir. Hâlâ insanlık ölmemiş, gayrimüslimlerde de diye bunu görmüş olduk. İkinci safhası Uluslararası Ceza Mahkemesidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi nedir arkadaşlar diye sorarsanız; UCM aslında Yahudilerin kendilerini öldürenleri yargılamak için hazırladığı bir mahkemedir. Hatta bundan bir yıl önce birisi kalkıp dedi ki: “Biz burayı işte Putin gibi veya diğer Afrika diktatörleri gibileri yargılamak için yaptık. Kendimizi burada yargılatmayız.” gibi bir cümle kurdu. Buradan yola çıkarak şunu söylemek istiyorum: Bir mahkeme eğer adaleti tesis etmek için kurulmamışsa, palyaçoluk yapmak için kurulmuşsa, zaten adaleti tesis etmek dışında her şeyi yapar. Biz İstanbul 2 Nolu Barosu olarak, Uluslararası Hukukçular Birliği olarak ve belli başlı bazı sivil toplum örgütlerinin de katkısıyla, doğrudan Lahey’deki ilgili Uluslararası Ceza Mahkemesi savcılığına; öncelikle dört, sonra bir başka dört klasör, toplamda 8 klasör olmak üzere delil sunduk. Bu emeği veren başta İstanbul 2 Nolu Barosu Başkanı Yasin ŞAMLI'ya da çok büyük teşekkürler. Çünkü asıl emek kendisine aittir. Keza bu noktadan sonra bütün deliller sunuldu ve başsavcılara şu söylendi. Dedik ki: “Bakın, biz buraya Müslüman kimliğimizle veya işte Türkiye'den geliyoruz lafıyla gelmedik. Biz buraya insanlık namına geldik. İnsanlık için geldik. Bu başvuruları, bu delilleri bu sebeple yapıyoruz.” Ne oldu burada? Burada beyaz fosfor bombası kullanıldı. Bu bir kimyasaldır ve patladıktan sonra insanların vücutlarında kalıcı şekilde yanıcı bir etki oluşturdu. Bu bir kimyasal bombadır diye, örneklerle, delillerle bunları sunduk. Kullanılan bombaların tipinden, ölen insanların maalesef cesetlerine, parçalarına kadar; yapılan hastane saldırılarına, doktorlara, sağlık çalışanlarına yapılan saldırılara kadar bunların tamamını elimizden geldiğince delilleyerek oraya koyduk. Avukatlar olarak, uluslararası çalışan avukatlar olarak bunların tamamını gözler önünde serdik. Burada Anadolu Ajansı’na da çok teşekkür ediyorum; onların da emeği çok çok büyük. Bundan mütevellit biz dedik ki: “Eğer siz Uluslararası Ceza Mahkemesi iseniz ve siz bu suçların tamamını ve faillerini yargılayacaksanız, bütün dünya bilin ki sizi izleyecek. Eğer siz adil bir yargılama gerçekleştirmezseniz, bu yargılamada sizin de kimlere taraf olduğunuzu bütün dünya görecektir. Böylece artık Uluslararası Ceza Mahkemesinin de bir anlamı kalmayacaktır. Kendi kendine çalıp oynayan bir mahkeme olacaktır. Ama yok, eğer ki ciddiyetle bu işe sarılır, gerçekten bu işi takip eder ve failler hakkında öncelikle bir yakalama kararı, sonra ciddi kararlar akabinde verirseniz, o zaman Uluslararası Ceza Mahkemesi hâlâ kendi işini yapıyor demektir.” diye düşünüyoruz. Şimdi biz bunları niye anlattık? Şu açıdan anlatıyoruz: Bunların tamamı dikkat ederseniz; Birleşmiş Milletler, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Dünya Üzerindeki Kimyasal Silahların Kullanımını Engelleme Örgütü vesaire vesaire… Bunların tamamı Avrupa Birliği'nde, Avrupa'da; ya İsviçre-Cenevre bazlı ya da Hollanda bazlı belli başlı merkezlerden yürütülen insan hakları faaliyetleri veya mahkemeler. Neden bizim de böyle bir mahkememiz olmasın? Niçin biz adaleti, daha iyi olan vicdanımızla tecelli ettirmeyelim? İşte aslında biz yine burada ortaya çıktık. Umuyorum inşallah orta, kısa veya uzun vadede bu emelimiz doğru şekilde gerçekleşecek. Suriye'de, Gazze'de ve daha birçok ülkede, malumunuz sadece Filistinlilere karşı değil; diğer devletlerin masum vatandaşlarına karşı da aynı fiilleri gerçekleştirenler maalesef bugün yine elini kolunu sallaya sallaya geziyor. Esed gibi. Bizzat biz işte Suriye'nin devriminden sonra, fetih diyorlar orada; fetihten sonra bir hafta ya da iki hafta sonra orada bulunduk. Yani koca bir yerleşke düşünün. 600.000 nüfuslu bir yerleşke düşünün. Hayalet şehir hâline gelmiş. Hiç kimse yok içinde. Yani kıymetli üstadım Halis Abi de hatırlar; göz alabildiğine bombalanmış, yıkılmış binaların olduğu bir alan düşünün. Mezarlıkları bile bombalamışlar. İçerisinde gömülü olan adamcağızın kemikleri gözüküyor. Yani böylesine zalim, böylesine gaddar, böylesine acımasız bir karakterden bahsediyoruz. Bu insanların yargı önüne çıkarılması da diğerleri için bir emsal örnek teşkil ettiğinde; bu insanlar hak ettikleri cezaları ve yargılamaları gördüklerinde, o zaman aynı milletten olsun, başka milletten olsun diğerleri de, “adaletin kılıcı bana musallat olmasın, ben de adil olarak yaşamı devam ettireyim” kaygısıyla, zulümden belki imtina ederler düşüncesiyle, biz bu hususun arkasındayız. Sosyolog Elif Lale KIRCAOĞLU: Bismillahirrahmanirrahim. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlil ukdeten min lisani. Yefgahu gavli. Saygıdeğer katılımcılar; hepinizi saygı, sevgi ve hürmetle selamlıyorum. Bugün Türkiye'de kurulmak üzere olan USSAM, yani açılımıyla Uluslararası Savaş Suçları Mahkemeleri Komisyonu olarak, Taksim Cami İslam Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı’nın Konferans Salonunda düzenlenen bu program yalnızca bir konferans değil; aynı zamanda küresel vicdanın, hukuk arayışının yeniden konuşulduğu önemli bir buluşmadır. Dolayısıyla bu salondaki katılımcıların hepsi bence seçilmiş birer insan. İnsanlığın vicdanını konuşmak üzere bugün bir araya geldik. Bugün Türkiye'de kurulmak üzere olan USSAM mahkemeleri sadece savaş suçlarını değil, aynı zamanda savaşlarda yetim kalan çocukların güvenliği, oradaki çocukların korunması, miras haklarının korunmasına dair önemli bir adım atılmasını hedeflemektedir. Buraya gelmeden önce en son verilere bakarak geldim. Dolayısıyla o verileri size aktaracağım. Bugüne kadar Gazze'de toplam şehit sayısı 71.266, şehit çocuk 20.179, şehit kadın 12.500, kayıp insan 400.000’den fazla ve bunların büyük bir çoğunluğu çocuk. Yaralılar 171.219. Sizi rakamlarla boğmayalım. Zarar gören eğitim binası, yıkılan eğitim binası, yıkılan kamu binası, katledilen basın mensubu, katledilen sağlık personeli, yıkılan camiler, zarar gören camiler, yıkılan sivil yerleşim alanları, yıkılan kiliseler şeklinde rakamlar ilerliyor. Buradan baktığımız zaman 71.266 şehit ve 400.000 kayıp insan, dikkatinizi çeken en büyük rakamlardan biridir. Şehit çocuğa baktığımız zaman 32.833, şehit kadın 12.500. Yani şehit olan kadının iki katı fazlası şehit olan çocuk var. Ve 400.000 tane kayıp insanı düşündüğümüzde, bunların da maalesef bence üçte ikisine yakını kayıp çocuklar. Dolayısıyla şehit sayısının tam kayıp insanın 5 katı olduğu görülüyor, matematiksel olarak yaklaştığınız zaman. Rakamlardan özetle savaşın en ağır bilançosunu, en ağır faturasını maalesef çocuklar ödüyor. Yurtlarından edilen, eğitimlerinden koparılan, ailesini kaybeden, istismara ve şiddete açık hâle getirilen çocuklar ve biraz önce Faruk Başkanımızın ifade ettiği gibi kimyasal ilaçlara maruz kalan, savaşın görünmeyen en büyük mağdurları maalesef çocuklar. Gazze'de yaklaşık 39.870, Suriye'de de 3.100'e yakın yetim çocuk savaşın etkileriyle savunmasız, evsiz ve yurtsuz kaldılar. Biz USSAM olarak bu çocukların kimlik tespiti, aile kayıtlarının belgelenmesi, sorumluların teşhisi gibi kritik çalışmalar yaparak bu çocukların miras haklarını ve güvenliklerini kayıt altına alacağız. Faillerin adalet önüne çıkmaları sağlanacaktır. Esas hedefimiz bu çocukların geleceğini güvence altına almaktır. Özetle USSAM, Türkiye'de hem barış gücü hem de insan hakları savunucusu olarak bu çocukların aynı zamanda uluslararası arenada sorumluluğunu da üstlenmiş olacaktır. Türkiye'nin böyle bir yapıya öncülük etmesi hem uluslararası adalet mekanizmalarında söz sahibi olmasını hem de insan hakları konusunda güçlü bir merkez olmasını sağlamaktadır. Türkiye’nin diplomatik birikimi, kriz bölgelerindeki mağdurların sesine zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi sadece bir mahkeme değil, bir vicdan merkezidir. Küresel ölçekte üstlendiği rol ise baskıyla karşılaştığımızı düşündüğümüzde bu noktada bir güven kapısıdır. Geçen hafta Ensar Vakfı'nın konferans salonunda konuştuğumuz konuları defaaten yenilemeyeceğim. Bugünkü konu başlığımızın içerisine çok hızlı girmek istedim. Biliyorsunuz bugünkü konumuz: İnsanlığa karşı işlenen suçlar neden yargılanmalı? Çünkü insanlığa karşı işlenen suçlar yalnızca mağdurların değil, tüm insanlığın ortak geleceğini tehdit eder. Yargılanmadığı zaman akıllarda şu mesaj yerleşir: Güçlünün yaptığı yanına kar kalıyor. Bugün İsrail tam da bunu yapıyor. Bu da şiddeti normalleştirir, hukuku işlevsizleştirir ve savunmasız olanları, yani kadınları ve çocukları kalıcı olarak korumasız bırakır. Çünkü Gazze’de çocuk olmak sosyal bir travma alanıdır. Gazze’de çocuklar sadece bombalarla değil; açlıkla, yerinden edilmekle, eğitimsizlikle, anne-babalarını kaybetmekle, kimliksiz kalma riskiyle karşı karşıyadır. Sosyoloji bize şunu söyler: Bir toplumun çocukları hedef alınıyorsa amaç yalnız bugünü değil, geleceği yok etmektir. Kaybolan çocuklar meselesi de burada hayati bir başlıktır. Savaş ortamlarında kaybolan çocuklar sadece fiziki olarak yok olmazlar; hukuken ve sosyolojik anlamda da görünmez hâle gelirler. Bu çocukların bir kısmı ailesiz kalır, bir kısmı kimliksizleştirilir, bir kısmı istismara açık hâle gelir. Esasen ben, çok teorik bilgiler ışığında — bunu kendi mesleki deformasyonum olarak da algılayabilirsiniz — geçen yıl Amerika'nın ve dünyanın gündeminde olan bir konudan bahsederek şunu söylemek istiyorum: Savaşlardaki çocuklar sadece istismara açık hâle gelmez; direkt seks ve fuhuş dünyasında kullanılan birer materyal hâline gelirler. Biliyorsunuz Amerika'daki Epstein davasında kız çocukları ve kadınların pek çok siyasi partilerde kullanıldığı, kimi siyasi, kimi iş adamı ağırlıklı kişilere, çok önemli CEO'lara, finans dünyasının koca başlarına bu partilerde sunulduğunu biliyoruz. Yine Epstein’ı çok kısa anlatayım size. Bu Amerika'da New York'ta doğmuş Yahudi bir insan ve kendisi öğretmen olarak bu mesleğe başlamış. İlk mesleği öğretmenlik. Zaten biz istismar, ensest konularını işlediğimiz zaman — buradaki bütün öğretmenleri tenzih ederek konuşuyorum — baktığımızda birinci sıradaki meslek grubunu konferans sonlarında da insanlara soruyorum. Sizce birinci sırada hangi meslek grubu gelir? Bazı meslekleri sayıyorlar ama birinci sırada öğretmenler geliyor. Çünkü daha en başından çocuğa yakın olacak bu meslekleri seçiyorlar. Dolayısıyla bu kişi, öğretmen olarak başladığı meslek hayatında daha sonra finans dünyasının bir devi hâline geliyor. Etnik kökeni de Yahudidir zaten. Çok kısa sürede milyarder olan bir kişidir. Trump, Clinton ve aynı zamanda ünlüler ile çok yakın ilişkileri olan, yaklaşık 550 milyar dolara yakın bir serveti olan bir insan. Ve bu kişi Florida'da 14–15 yaşındaki kişilere, özellikle 36 tane kız çocuğuna yönelik suçlarla, 2005 yılında başlayan sürecin ardından 2019 yılında, kendi cezaevinde kaldığı tek kişilik yerde kendini asarak bulunmuştur. Tabii o da şaibeli bir durumdur. Bunu size niye anlattım? Konumuzun çok dışında gibi gözüküyor ama geçen sene benim çok ilgilendiğim bir konuydu bu. Yani çocuklar, özellikle kız çocukları, kaybolan kız çocukları; benim düşünceme göre uzun vadede, geçen yıl yaşanan Epstein davasındaki gibi, önümüzdeki yıllarda göreceğimiz Epstein davalarındaki konuların öznesi olarak, dünyanın önemli ve köklü patronlarına sunulmak üzere şu an kaçırılmış bir durumda olabilirler. Bu da gerçekten çok acı bir gerçektir. Yani düşünebiliyor musunuz? Orada kendi yurtlarını savunmak için, kutsal toprakları korumak adına şehit olan anne babaların, şehitlerimizin bize emanet evlatları, belki ileriki yıllarda birbirlerine peşkeş çekilecektir. Bu kısmı da belirtmek istedim. Yine geçen konferansımızdan farklı olarak bugün bahsetmek istediğim bir konu daha var. Bu da Gazze'de doğan yeni çocukların nesebinin tanınması meselesi. Bu çok kritik bir konudur. Nesep yalnızca bir biyolojik bağ değildir. Bir kimliktir, bir aidiyattır. Toplumun kabulünün temelidir. Nesebi mutlaka bu seçkin gruptaki katılımcılarımız biliyordur ama ben çok kısa açıklayayım size. Nesep; soyun, kabilenin, aidiyetin, hatta tarihsel hafızanın korunmasıdır. Gazze'de yeni doğan çocukların bombardımanlar ve kitlesel yıkım nedeniyle anne babasının tespit edilemeden hayata başlaması, uzun vadede kimliksiz bir kuşak oluşturmaktadır. Bu da tabii ki toplumun kırılma noktasıdır. Konuya bir de sosyolojik açıdan kadın ve aile noktasından bakarsak; Gazze, sosyal yapının çöküşüdür. Kadınlar savaş ortamında yalnızca mağdur değildir. Aynı zamanda aileyi tutmaya çalışan son kaledir. Ve maalesef ki tıpkı kız çocukları gibi Gazze'de kadınlar da istismara açıktır. Belki de kayıp kadınlardan, biraz önce anlattığım örnek olaydaki gibi, istismarın içerisinde şu an belki bir fuhuş ortamında materyal olarak kullanılıyordur. Bunları anlatmak esasında benim için bir kadın olarak çok zor bir şey. Bir anne olarak çok zor. Yani ben de iki kız çocuk evladı annesiyim. Bazen sırtları bile terlemesin diye yedek atletle taşıdığımız çocuklarımızı… Ben istismarda da öyle diyorum, geliyor ya, çok özür diliyorum, küfretmek istemiyorum burada; yani gelip onların pembe dünyalarını altüst ediyorlar. Burada da aynı şekilde savaş ortamlarındaki o kayıp çocuklar, kayıp kadınların hayatları belki de şu an bizim hiç tahayyül edemeyeceğimiz bir noktada. Dolayısıyla bunu anlatırken çok utanıyorum, üzülüyorum. Ama bunlar bence önümüzdeki yıllarda hayatın gerçekleri içerisinde yer alacak. Konuya bir de bilgi, manipülasyon ve güven sorunu noktasından değerlendireceğim. Birleşmiş Milletler görevlilerinin dâhil, sağlıklı ve güvenli bilgi veremedikleri, tehdit aldıklarını ifade etmeleri dahi yaşananların yalnızca sahada değil, bilgi alanlarında da bir kriz oluşturduğunu göstermektedir. Ürdün basın görevlilerinin ve Ürdün Haber Ajansı'nın resmi rakamları eksik ve yanlış yansıttığına dair iddialar bize şunu anlatıyor: Gerçek yalnız bombalarla değil, rakamlarla ve haberlerle de yaralanıyor. Bilginin güvenilir olmadığı yerde adalet de maalesef ki gecikiyor. İnsanlığa karşı işlenen suçlar, uluslararası hukukun en ağır ihlalleri arasında yer alır ve zaman aşımına tabi değildir. Özellikle savaş ve çatışma ortamlarında çocukların, kadınların ve diğer sivillerin kasten hedef alınması, katledilmesi hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamaz. Çocuklar ve kadınlar, silahlı çatışmalarda korunması gereken en savunmasız gruplardır. Geçen Ensar Vakfı’nda verdiğimiz konferansta da belirtmiştim: Uluslararası savaş suçlarında kadınlara, mabetlere ve çocuklara dokunulmaz. Faruk Beyler, hukukçular bunu çok daha güzel ifade ederler. Ama maalesef şu an bütün bu kurallar, kaideler yıkılmış durumda. Tam tersine, en büyük mağdurlar çocuklar; en büyük mağdurlar kadınlar ve mabetler. Bunlara kiliseler de dâhildir. Biraz önce rakamlarla vaktinizi boğmak istemedim. Sonuçta orası da bir mabettir. Çocukların yaşam haklarının ihlal edilmesi, uluslararası sözleşmelere, insan haklarına ve temel ahlaki değerlere açıkça aykırıdır. Bu suçların cezasız kalması, benzer vahşetleri de teşvik eder ve adalet duygusu derinden yaralanır. Bu nedenle sivillere yönelik katliamlar mutlaka bağımsız ve tarafsız yargı mercilerince soruşturulmalı, sorumlular hukuk önünde hesap vermelidir. Adaletin sağlanması yalnızca mağdurlar için değil, gelecekte benzer suçların önlenmesi ve insan onurunun korunması için de zorunludur. İnsanlığa karşı işlenen suçlar karşısında sessiz kalmak, suça ortak olmaktır. Biliyorsunuz, 2025 yılının kavramı “Dijital Vicdan” olarak açıklandı. Çok büyük bir grup içerisinden yapılan araştırma ve çalışmalar doğrultusunda geçtiğimiz yılın kavramı “dijital vicdan” olarak tespit edildi ve Gazze örneği de dijital vicdanın en çarpıcı örneklerinden biridir. Dijital vicdan; bireyin ve toplumun dijital ortamdaki davranışlarını ahlaki bir süzgeçten geçirebilme yetisidir. Yani bir kişinin sosyal medyada ne paylaştığı, dijital ortamdan ne öğrendiği anlamını taşır. Dijital vicdanın temelinde sessiz kalmama bilinci, insan onurunu koruma, bilgi sorumluluğu, empati ve duyarlılık vardır. Dünyanın dört bir yanından biz Gazze'de yaşananlara tanıklık ediyoruz. Ancak tanık olmak sizce yeterli midir? Dijital vicdan izlemekle sınırlı kalmamalıdır. Gazze örneğinde, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan zulmün “uzak coğrafya” gerekçesiyle normalleşmesine karşı bir duruş sergilememiz gerekir. Dijital vicdan bunu gerektirir. Dijital çağda en büyük tehlike — bunu ben istismar ve ensest olaylarında da söylüyorum — alışmaktır. Eskiden bir çocuğa yönelik bir istismar olayı olduğunda toplum infial oluştururdu. Ama şimdi medyada benzer örnekleri, aile içi ensest olaylarını ya da istismar vakalarını gördükçe toplum duyarsızlaşmaya başladı. Gazze örneğinde de en büyük tehlike alışmak ve duyarsızlaşmaktır. Acıyı sıradanlaştırmaktır. Vaktim var mı bilmiyorum. İsterseniz burada bitirebilirim. Oturum Yöneticisi Vasfi KÖSEBEY: Elif Hanım’a bu güzel bilgilerden dolayı çok teşekkür ediyoruz. Daha bu konuda çok şey var ama formatımız buna müsait değildir. Çok sağ olunuz. Biliyorsunuz Peygamberimiz: “Ben adil hükümdar zamanında dünyaya geldim.” diyor. Bundan kasıt, ateşperest Pers İmparatoru, Pers Kralı Nuşirevan’dır. Onun için adalet evrenseldir. Ahlak buzullarının en tepesindeki nokta ise adalettir. Yani adalet en üst noktadaki değerdir. O bakımdan maalesef bunu dünyada en çok istismar edenler Yahudilerdir. Çünkü Yahudi, kendisinin dışındakilere Goyim der ve Beni İsrail’i, Beni Adem’den ayrı, tamamen farklı bir ırk olarak tanımlarlar. O bakımdan dünyayı da berbat eden şu Birleşmiş Milletler de, Adalet Divanı da her şeyi berbat eder. Söz dinlemez, laf dinlemez. Böyle bir şey değildir. Onun için inşallah bu kuruluş dünyada ses getirecektir. Buna inanıyoruz. Kuruluşun Başkanı Salih KURT Bey’e sözü veriyoruz. Evet, Salih Bey söz sizindir. Buyurun. USSAM Mahkemeleri Komisyon Başkanı Salih KURT: Öncelikle teşekkür ediyorum. Esselamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü. Rahman ve Rahim olan; El-Muğni, El-Cebbar, El-Gaffar, El-Rezzak, El-Alim, Eş-Şafii, El-Mâlikü’l-Mülk olan yüce Rabbimizin sözü, Cebrail Aleyhisselam’ın vahyi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in tebliğ ettiği yüce Kur’an-ı Kerim’i Azîmüşşan’da da söylediği gibi: “Fe men ya‘mel miskâle zerretin hayren yerah. Ve men ya‘mel miskâle zerretin şerren yerah.” Hayır ve şer Allah’tandır. “Artık kim zerre ağırlığınca iyilik yapmışsa kendisi içindir; kim zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa o da kendisi içindir.” Biz burada hayrı yâd etmek için toplandık. Değerli hazirun, hoş geldiniz, sefa geldiniz. Konuklarımız ve konuşmacılarımız arasında bulunan Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri Komisyonu Hukuk Kurulu Başkanımız Sayın Mustafa KURAN Bey, oğullarının vefatı sebebiyle bu toplantıya teşrif edememişlerdir. Kendileri namına sizlere saygı ve selamlarını iletiyoruz. Direkt sunumda konuya başlamak istiyorum. Ben Karabağ Savaş Suçları Araştırma Komisyonu Başkanıyım. Aynı zamanda Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri Komisyon Başkanlığını da yürütmekteyim. Hazirunun da ifade ettiği gibi; özellikle Faruk Bey’in ve Elif Hanım’ın belirttiği üzere, Türkiye özellikle 21. yüzyılda adaletle hem İslam dünyasına, hem Türk dünyasına, hem de tüm dünyaya liderlik edebilecek bir konumdadır. Çünkü Osmanlı Devleti’nin dünyaya yaklaşık 600 yıldan fazla adaletle hükmettiği, Doğu ve Batı medeniyetlerini adaletle birleştirdiği ve yine adaletle bu medeniyetlere yön verdiği hepimizin malumudur. Peki, Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri neden Türkiye’de kurulmalıdır? Neden Türkiye’de böyle bir oluşuma ihtiyaç vardır? Bu konuya kısaca değinmek istiyorum. Uluslararası Savaş Suçları Mahkemeleri, “Suç varsa ceza da olmalıdır” ilkesine dayanır. Büyükelçi Hulusi Kılıç, Türkiye’nin ve dünyanın yetiştirdiği nadir diplomatlarımızdan biridir. Kendisi eski Bakü Büyükelçimizdir. Onun da ifade ettiği gibi, İsrail bölgede sürekli kan dökmekte, sürekli uluslararası hukuku ihlal etmekte ve kendisini Arz-ı Mevud denilen hayali bir düşüncenin peşinde koşarak insanlığı insanlığa küstürmektedir. Değerli hazirun, İsrail’in işlemiş olduğu savaş suçları içerisinde, kimyasal silah kullanımı da dâhil olmak üzere, Avukat Faruk Tüzün arkadaşımızın ve Elif Hanım’ın da ifade ettiği gibi çocuk istismarlarına kadar uzanan birçok uluslararası insanlık trajedisi bulunmaktadır. Bu trajedilerden en önemlilerinden biri şudur: İsrail, bölgede hüküm sürmek amacıyla bölgedeki dini ve İslami fikirleri, orantısız güç kullanarak, herhangi bir suçlama ve yargılama olmaksızın bastırmaktadır. Buna bariz bir örnek olarak Tayser Ebu Sneineh’i verebiliriz. Kendisi El Halil Belediye Başkanımızdır. El Halil Belediye Başkanımız, hiçbir yargılama ve gerekçe sunulmadan İsrail hapishanelerinde tutuklu tutulmaktadır. Dünyaya herhangi bir mazeret de sunulmamaktadır. Aynı İsrail, Golan Tepeleri’nde, Lübnan’da ve birçok ülkede aynı pervasızlığı dünya kamuoyunun gözü önünde sergilemektedir. Bu nedenle, 2021 yılında Karabağ Savaş Suçları Komisyonu’nu kurduğumuzda, Almanya eski Başbakanı Angela Merkel’in güvenlik danışmanı Thomas Pantelic Türkiye’ye gelmişti. Sayın Cumhurbaşkanımıza veda ziyaretleri vesilesiyle Türkiye’de bulunuyordu. Ben de kendisini İstanbul’da özel olarak ağırladım. Gazze Savaşı başlamadan önce kendisiyle Gazze konusunu detaylı şekilde ele aldık. Kendilerine şunu açıkça ifade ettim: Dört dinin ve dört mezhebin manevi mabedi olan Kudüs’e yapılan bu pervasız saldırıların, yalnızca kınamayla geçiştirilemeyeceğini, fiilî adımlar atılması gerektiğini defaatle söyledim. Alman Hükümeti adına bu konuda destek sözü aldık. O dönemde Gazze Savaşı henüz başlamamıştı. Kendilerinin ifadesi şu şekildeydi: “Salih Başkanım, haklısınız. Burada yalnızca İslam dünyasına yönelik bir saldırı yok. Hristiyan mabetlerine, sağlık görevlilerine ve insanlık adına görev yapan Birleşmiş Milletler personeline de saldırılar düzenleniyor. Bu konuda ortaklaşa bir çalışma yapabiliriz.” Bu vesileyle, Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri’nin kurulmasının, Türk Devleti öncülüğünde ve Türkiye Cumhuriyeti liderliğinde bir zaruret olduğu; 114 diplomat, devlet temsilcisi ve büyükelçi tarafından kabul edilmiş ve bir bildiri hâline getirilerek tarafımıza sunulmuştur. O dönem Sayın Cumhurbaşkanımızın danışmanları da komisyonumuzda yer alıyordu. Bu savaş suçlarının yargılanması konusunda General Yücel Karauz Paşamız: “Bir an önce bu mahkemenin kurulması için çalışmalara başlayalım.” demiştir. Biz de Gazze Savaşı başlamadan önce Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri’nin tescilini Türk Patent Enstitüsü’nden almış bulunmaktayız. Ekranda da sunumda gördüğünüz üzere bu tescil resmiyet kazanmıştır. Tabii, bu tescili almak bizim için biraz zor oldu. Çünkü hem yurt içinden hem de yurt dışından itirazlar geldi. Bu itirazlara verdiğimiz cevaplar neticesinde, Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri (USSAM) Türkiye’nin tescilini Türk Patent Enstitüsü’nden almış olduk. Akabinde, uluslararası hukuka entegrasyon aşamasında Avrupa Adalet ve Hukuk kurullarıyla; özellikle Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi bünyesinde bulunan Avrupa Adalet Divanı ile bir entegrasyon çalışmamız oldu. Bu entegrasyon çalışması neticesinde kendilerinden bir şeffaflık sicil numarası aldık. Şeffaflık sicil numarasıyla birlikte Avrupa’da bize bir ekran açtılar. Uluslararası mecrada online bir ekran oluşturdular. Bu ekrana, Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri’nin kurul ve komisyonlarında kimlerin yer aldığını kaydetmemizi istediler. Biz de birazdan sunumda da vereceğim üzere kurullarımızı tek tek bu sisteme işledik. Daha sonra şeffaflık sicil numaramızı onayladılar ve kendi uluslararası yargı ve idari hukuk birimi sayfalarında, logomuzla birlikte bize temsil hakkı ve temsil yetkisi verdiklerini ifade ettiler. Ardından Gazze Savaşı başladı. Gazze Savaşı başladığında, Avukat Faruk Tüzün kardeşimizin de ifade ettiği gibi, bölgede kullanılan ve uluslararası literatürde kullanımı yasak olan; atom enerjisi, nükleer enerji kapsamında değerlendirilen sarin gazı, portakal gazı gibi kimyasalların İsrail ordusu tarafından Gazze’deki Filistinliler üzerinde hem deney amaçlı hem de savaş alanında kullanıldığını tespit ettik. Aynı zamanda bu bombalama yöntemlerinin, İsrail tarafından Suriye’de ve oradaki Türkmenler üzerinde de denendiğine dair kanıtları ve delilleri uluslararası mecralara sunduk. Elimizdeki veriler doğrultusunda, Netanyahu’nun; ayrıca kendisine destek veren eşi Sara Netanyahu’nun ve oğlu Yair Netanyahu’nun tutuklanmasıyla ilgili başvurularımızı yaptık. Bu başvuruları yapmamızdaki temel amaç, bu canilerin ve pervasızların uluslararası kırmızı bültenle aranmasını sağlamaktır. Ancak birtakım engellerle karşılaştık. Bu engellerin başında, görevde bulunan bir diplomatın kırmızı bültene çıkarılamayacağına dair Avrupa Konseyi tarafından tarafımıza sunulan bilgiler gelmektedir. Bunun üzerine, bu engelin nasıl aşılabileceği konusunda kendileriyle istişarelerde bulunduk. İstişareler neticesinde bizi Lüksemburg Mahkemeleri’ne yönlendirdiler. Biz de Lüksemburg Mahkemeleri’ne; Netanyahu, eşi Sara Netanyahu ve oğlu Yair Netanyahu’nun tutuklanmasına ilişkin müracaatlarımızı yaptık. Mahkeme bu aşamada bizden birtakım yetki belgeleri talep etti. Uluslararası mecralarda belirli yetkilere sahip olmamız gerektiğini ifade ettiler. Gerekli yetki belgelerini sunduktan sonra mahkeme safhası başladı. Bu süreçte çeşitli hâkimler, savcılar ve hukukçularla görüştük. Kendileri en büyük sıkıntılarının şu olduğunu ifade ettiler: “Türkiye’den bize gelen deliller, Türkiye’nin kendi bünyesinde oluşturduğu deliller olduğu için uluslararası delil formuna sokmakta zorlanıyoruz.” Bu duruma nasıl bir önlem alınabileceğini sorduğumuzda, bize şu cevabı verdiler: Öncelikle “Gazze soykırımı” kavramının uluslararası düzeyde tescil edilmesi gerektiğinin altını çizdiler. Türkiye’deki kurumlar Avrupa kurumlarıyla ne kadar entegre olursa olsun, Türkiye dışındaki WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Ofisi) veya EUIPO (Avrupa Marka Ofisi) gibi kurumlardan Gazze soykırımı ile ilgili bir tescil alınmasının zorunlu olduğunu özellikle vurguladılar. Bunun üzerine WIPO’ya, yani Dünya Fikri Mülkiyet Ofisi’ne müracaat ettik ve Gazze soykırımı ile ilgili bir yazı tescili aldık. Bu tescili Türk Patent Enstitüsü’ne sunduk. Bunun markalaşmasının gerekli olduğunu; çünkü bölgede görevlendirdiğimiz hukukçuların hukuki alanda çalışabilmesi için bu tür bir belgenin zorunlu olduğunu ifade ettiler. Ayrıca uluslararası gazetecilerin bölgede çekeceği görüntü ve videoların, marka hukukunun 45. maddesi kapsamında; özellikle şehitlerin kimyasal silahlarla mı, savaş şartlarında mı, açlıktan mı veya sefaletten mi hayatlarını kaybettiklerinin hukuki olarak ayrıştırılması gerektiğini belirttiler. Biz de bu aşamaları adım adım geçtik. Son olarak Avrupa Konseyi Başkanlığı bize şunu ifade etti: “Eğer bizi online bir ekranda ilişkilendirirseniz ve Avrupa Konseyi Başkanı Netanyahu ile ilgili kırmızı bülten önerisi verirse, çünkü Avrupa’daki tüm kurumlar Avrupa Konseyi’ne bağlıdır, bu çalışmalar neticesinde Netanyahu hakkında bir yakalama kararı çıkarabiliriz.” Bu kapsamda Avrupa Konseyi Başkanı ile; hukukçularımız, büyükelçilerimiz ve emekli büyükelçilerimiz aracılığıyla diplomatik temaslarımız devam etmektedir. Buradan olumlu bir sonuç alındığı takdirde, Netanyahu’nun; eşi Sara Netanyahu’nun ve oğlu Yair Netanyahu’nun, bu pervasızlığa alenen destek verdikleri için kırmızı bültenle aranacağına dair kararın çok yakın zamanda çıkacağının müjdesini sizlerle paylaşmak isterim. Aynı zamanda kuruluş amacımızı da şu anda ekrana yansıtıyoruz. Elazığ Fırat Üniversitesi’nden Prof. Dr. İnanç Özgen Hocamız, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fahri Sakal Hocamız, Ankara’dan Prof. Dr. Ender Ethem Atay Hocamız gibi; Türkiye’de hukuk ve uluslararası ilişkiler alanında önde gelen, özellikle bölgede kıtlık oluşturmak amacıyla kullanılan kimyasallar üzerine İsrail’in çalışmalarını tez hâline getiren Prof. Dr. İnanç Özgen Hocamızın sizlere buradan selam ve saygılarını da iletmiş olayım. Prof. Dr. Kerem Karabulut Hocamız, önceden Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde görevliydi. Şimdi Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi’ne yeni geçiş yapmıştır. Kendilerinin de saygı ve selamlarını iletiyorum. Prof. Dr. Fahri Sakal Hocamızdan daha önce bahsettik. Prof. Dr. Fethi Gedikli Hocamız ve yaklaşık 59 bilim insanıyla bu alanda birlikte çalışıyoruz. Bunun bilgisini de burada sizlere arz etmiş olayım. Tabii ki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemeleri’nde, yine ekranda gördüğünüz ülkelerin tam desteği ve temsilcileri bulunmaktadır. Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri Komisyonu’nda burada gördüğünüz Türk ve İslam devletleri arasında Pakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan ve çoğunlukla Türk devletleri yer almaktadır. Bu ülkeler sürecin en başında birer hukukçu belirlemiş ve Komisyonumuzda görevlendirmişlerdir. Bu uluslararası iş birliği ve destekleri için her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Yine Türkiye’nin ilk Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi konusuna değinmek isterim. Değerli hazirun, dünyadaki bütün hukuk sistemleri Roma ve Medine Sözleşmeleri’nden beslenerek hazırlanmıştır. Dünyada ilk defa üçüncü bir Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi yazılması hususu da USSAM Mahkemeleri Komisyonu tarafından gündeme getirilmiştir. Birçoğumuzun kamuoyunda tanıdığı merhum Prof. Dr. Ahmet İyimaya’nın önerisiyle, Komisyonumuzda yer alan Sayın Prof. Dr. Süleyman Akdemir Hocamız —uluslararası anayasa bilimcisi olarak— bu konuda özellikle bize önerilmiştir. Prof. Dr. Süleyman Akdemir Hocamız, Türkiye’nin ilk Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi Sözleşmesi taslağını hazırlamıştır. Bu taslağı Adalet Bakanımıza sunduk. Sayın Bakanımız da Cumhurbaşkanı Yardımcımız Cevdet Yılmaz Bey’e bu taslağı iletti. Metnin beğenildiğini ve çalışmaların hızlandırılması yönünde tavsiye aldığımızı da burada sizlere ifade etmek isterim. Diğer bir konuya gelmek istiyorum değerli arkadaşlar. Şöyle bir gerçek var: Suç varsa, başta söylediğimiz gibi, ceza da olmalıdır. Türkiye darbelerle yönetilmiş bir ülkedir. Darbe dönemlerinde çıkarılan yasalar içerisinde idam kanunu ve idam yasaları bulunmaktadır. Bu idam yasalarından, yeni kurulacak Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri’nin yararlanabileceği yönünde, askeri alanda çalışan uzman arkadaşlarımızın bir fikri olmuştur. Bunu da burada ifade etmek istiyorum. Örneğin, 1980 Anayasası’ndaki bir idam yasası, Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından bir kararnameyle mevcut anayasa içerisinde aktif hâle getirilebilir. Uluslararası geçerlilik kazanması hâlinde Beşar Esad’ın, Netanyahu’nun ve Myanmar, Doğu Türkistan gibi bölgelerde savaş suçlarına bulaşan kişilerin yargılanması ve idamla cezalandırılması yönünde bir hukuki süreç işletilebilir. Bu hususu USSAM Mahkemeleri olarak daha önce Akit Televizyonu’nda da dile getirmiştik. Bugün de bu sunumu ekranda sizlerle paylaşıyoruz. Askerî vesayet kanunları içerisinde yararlanabileceğimiz idam cezasının geri getirilmesi, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle onaylanarak hem güncel ceza hukukumuza hem de uluslararası hukuka entegre edilebilir. Çünkü idam cezası Amerika’da uygulanmaktadır ve birçok dünya ülkesinde hâlen yürürlüktedir. Ülkemizde ise fiilen 1980 öncesinde uygulanıyordu. İdam cezasının ceza hukukumuza geri gelmesinin siyasi ve ekonomik etkileri de olacaktır. Ayrıca bu düzenlemenin, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın idam edilmesinin de önünü açabileceğini düşünüyoruz. Bu konudaki düşüncemizi de burada açıkça ifade etmek istiyorum. Bir diğer konu askeri mahkemelerdir. Kapatılan askeri mahkemelerin çok ciddi elektronik ekipmanları bulunmaktadır. Ancak bu ekipmanlar çürümeye terk edilmiştir ve kullanılmamaktadır. Yediemin depolarına kaldırılmış durumdadır. Yeni kurulacak Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri, bu askeri mahkemelere ait ekipmanları kullanabilir. Bunun da ekonomiye ciddi bir katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Bunu da özellikle vurgulamak istiyorum: Ekipman entegrasyonu, etkinlik ve adalet. Mahkemelerin yapısı ve yetkileri konusuna gelince; yargı yetkisi, tarafsızlık yetkisi, adalet yetkisi ve insan hakları yetkisi olmak üzere uzman hukukçularımız bu alanları dört başlıkta toplamıştır. Bu yapıyı tekrar ekranda yansıtıyoruz. USSAM Mahkemeleri, dünya devletlerinden ziyade İslam ve Türk devletlerinden temsilcilerden oluşacağı için, yetkilerinin tamamen bağımsız ve tarafsız olacağı kanaatindeyiz. Bunun altına imzamı atarak, büyük bir özveriyle sizlerle paylaşıyorum. Bir diğer önemli konu da USSAM Mahkemeleri’nin şeffaflık beyannamesidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığımız tarafsızlık ve entegrasyon başvurusu neticesinde, ekranda da gördüğünüz üzere, kendi sitelerinde USSAM Mahkemeleri’nin logosunu paylaşmışlar ve bu entegrasyonu kabul etmişlerdir. Uluslararası iş birliği adaletin sağlanması açısından son derece önemlidir. Ancak bu noktada bazı arkadaşlarımız tanınırlık konusunda endişe dile getirmektedir. Bu endişeleri yerinde ve haklı buluyorum. Düşünce düşünceden üstündür. Biz bu konuları tartışarak en doğru noktaya ulaşacağız. Bazı arkadaşlarımız diyor ki: “Tanınırlık konusunda problem yaşayabiliriz.” Biz diyoruz ki: “Hayır, en ufak bir tanınırlık problemi yaşamayız.” Çünkü diplomatik olarak Türk devletleri ve İslam ülkelerinden birer hukuk temsilcisi zaten listemizde yer almaktadır. Bu temsilciler, kendi devlet başkanları tarafından atandığında, bu mahkemenin oluşumuna doğrudan katkı sağlamış olurlar. Böylece kendi iç ceza hukukları, kolluk kuvvetleri ve yargı sistemleri otomatik olarak Türk ceza hukukuna ve USSAM Mahkemeleri’ne entegre edilmiş olur. Bu sayede, Azerbaycan, Doğu Türkistan, Gazze-Filistin veya başka bir ülkede arama kararı çıkarıldığında, ilgili ülkenin kolluk kuvvetleri bu kişileri yakalayıp Türk yargısına teslim etmekle yükümlü hâle gelir. Bu da uluslararası tanınırlığın diplomatik olarak zekice aşılması anlamına gelir. Bunu da kararlılıkla ifade ediyorum. USSAM’ın Türkiye’ye katkılarına gelince: Toplumsal barışa çok ciddi katkılar sağlayacağına inanıyoruz. Uluslararası hukukçuların Türkiye’ye gelişi, uluslararası davaların Türkiye’de görülmesi; turizm, ekonomi, prestij ve Türkiye’nin hukuk ve adalet alanında dünyada bir numara hâline gelmesine büyük katkılar sunacaktır. Mahkemelerin temel kurulları şunlardır: Yönetim Kurulu, Hukuk Kurulu, Dil Kurulu, Tarih Kurulu, Araştırma Kurulu, İnceleme Kurulu, Değerlendirme Kurulu, Gözlem Kurulu, Arşiv Kurulu, Güvenlik Kurulu, Basın ve Medya Kurulu. Bu kurullarda atanmış resmî görevliler bulunmaktadır. Ekranda bu görevleri ve çalıştay sunumunu da görebilirsiniz. Yönetim Kurulu’ndaki liste geliştirilebilir ve değiştirilebilir. Daha önce bakanlarımız, emekli bakanlarımız, uluslararası temsilcilerimiz yer aldı. Azerbaycan’da Karabağ Savaşı’nda büyük özveriyle çalışan merhum Yarbay Alparslan İmamgulu’i de burada rahmetle anmak isterim. Kendisi mide kanserinden vefat etmiştir. Allah tüm geçmişlerimize rahmet eylesin. Özetle, USSAM Mahkemeleri’nin kurulması için uluslararası düzeyde çok ciddi bir destek vardır. Bunu Türk kamuoyuna ve Türk STK’larına yeterince anlatmakta geciktik. Bu bizim bir eksikliğimizdir ve huzurunuzda özür diliyoruz. Aslında bu mahkeme çoktan kurulmuş ve faaliyete geçmiş olmalıydı. Ancak istem dışı gelişen bazı hadiseler çalışmalarımızı yavaşlatmıştır. Bunun da altını çizmek istiyorum. Hukuk Kurulu Başkanımız Avukat Mustafa Kuran Hocamızdır. Yasin Şamlı Bey, Demet Hanım, Faruk Tüzün Bey, Avukat Mehmet Çakırca, Ankara’dan Avukat Musa Cumhur ve Maldivler Eski Yüksek Mahkemesi Başkanı Hasan Saeed de kurulda yer almaktadır. Dil Kurulu’ndaki arkadaşlarımız; Prof. Dr. Fahrettin Sadıkoğlu, Rektör Yardımcısı; Rektör Prof. Dr. Fadıl Hoca, aynı zamanda Başkan Vekilimizdir. Burada özellikle önemli isimleri vurgulamak istiyorum. Dil Kurulu Başkan Vekili olarak Av. Kerim Balkanov görev yapmaktadır. Tarih Kurulu’ndaki arkadaşlarımız arasında Prof. Dr. Hikmet Öksüz, Prof. Dr. Fahri Sakal ve Prof. Dr. Ata Atun Hocamız bulunmaktadır. Araştırma Kurulu’nda Prof. Dr. İbrahim Hakkı Aydın yer almaktadır. Yine Hâkim Eyüp Mutlu bulunmaktadır. Kendisi, yanılmıyorsam, hâlen aktif görev üstlenmektedir; yani aktif görevde olan bir hâkim arkadaşımızdır. Araştırma Kurulu’nda ayrıca Av. İbrahim Gök de yer almaktadır. Kendisi tanınmış ve saygın bir hukukçudur.
.

Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri (USSAM) TİNGADER Türkiye, Uluslararası EhliBeyt Derneği, ENSAR Vakfı, Türkiye Yerel Gazeteciler Derneği kapsamında düzenlenen konferans, hukukçuları, Sosyologları ve sivil toplum temsilcilerini bir araya getirdi. Taksim Camii İslam Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen programda, Gazze başta olmak üzere Filistin, Doğu Türkistan, Karabağ, Suriye ve farklı coğrafyalarda işlenen savaş suçlarının yargılanması konusu ele alındı.

Oturum başkanlığını üstlenen Sosyolog Vasfi Kösebey, USSAM Mahkemeleri’nin neden gerekli olduğuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kösebey, mevcut uluslararası yargı mekanizmalarının adaleti tesis etmede yetersiz kaldığını vurguladı.

Programda söz alan Av. Uğur Faruk Tüzün, Gazze’de ve Suriye’de işlenen savaş suçlarına ilişkin uluslararası hukuk süreçlerini anlattı. Kimyasal silah kullanımı, sivillerin hedef alınması ve hastanelere yönelik saldırıların belgelerle Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sunulduğunu ifade eden Tüzün, adaletin yalnızca mağdurlar için değil, insanlığın geleceği için de zorunlu olduğunu belirtti.

Sosyolog Elif Lale Kırcaoğlu ise konuşmasında savaşların en ağır bedelini çocukların ve kadınların ödediğine dikkat çekti. Gazze’de yaşanan insani dramı güncel verilerle aktaran Kırcaoğlu, kayıp çocuklar, nesep sorunu, kimliksizleştirme ve dijital vicdan kavramları üzerinden sosyolojik bir değerlendirme yaptı. USSAM Mahkemeleri’nin çocukların haklarını kayıt altına alacak önemli bir mekanizma olacağını vurguladı.

Konferansın ana konuşmasını yapan USSAM Mahkemeleri Komisyon Başkanı Salih Kurt, Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri’nin kuruluş sürecini, hukuki altyapısını ve uluslararası entegrasyon çalışmalarını detaylarıyla anlattı. Kurt, USSAM’ın Türkiye öncülüğünde kurulmasının tarihsel, hukuki ve vicdani bir sorumluluk olduğunu ifade ederek, mahkemenin çok uluslu ve bağımsız bir yapıyla faaliyet göstereceğini belirtti.

Programda ayrıca USSAM Mahkemeleri’nin kurul yapısı, hukuk, dil, tarih, araştırma, güvenlik ve medya kurulları tanıtıldı; Türk ve İslam ülkelerinin desteği vurgulandı. Konferans, uluslararası adaletin tesisi için Türkiye’nin öncü rol üstlenmesi gerektiği mesajıları verildi.

KONFERANS KONUŞMA METİNLERİ (TAMAMI )

Gazeteci Yazar Suat GÜN:

Vasfi Hocamız kendisi sosyologtur aynı zamanda ve değerli bir bilim adamı hocamız. Hocamız şimdi oturum başkanı olarak toplantıyı başlatacak. Söz sizde Hocam.

Vasfi KosebeyOturum Yöneticisi Vasfi KÖSEBEY:

Önemli bir toplantı var. Türkiye'de çok ihtiyaç duyulan bir toplantı, bir oluşum bu: Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri. Onun için önemli. Bunun bugüne kadar yapılması gerekirdi ama Allah razı olsun, arkadaşlar bu işi başlattılar. İnşallah iyi sonuçlar geleceğine ben inanıyorum. Biz de buna şahit olacağız.

Çünkü Birleşmiş Milletlerin bir mahkemesi var. Bu mahkeme çalışan bir mahkeme değil. Tamamen Yahudi güdümünde yahut masonların güdümünde olan bir mahkeme. Oradan bir karar çıkması mümkün değil. Çıkan kararın uygulanması mümkün değil. Netanyahu ile ilgili alınan kararlar değil.

Bu arkadaşlar; Salih Beyler, Faruk Bey, Elif Hanım ve Mustafa Bey’in böyle bir girişimi gayet güzel. Neticesini alabiliyoruz. Böyle bir mahkemenin üyesinin çok olacağına inanıyoruz. Çünkü İslam ülkeleri var. İslam ülkelerinin dışında, Avrupa'nın bu tutumundan memnun olmayan ülkeler de buna katılacaklar. O bakımdan çok yararlı bir oluşum meydana gelecektir.

Evet. Şimdi sözü arkadaşım Uğur Faruk TÜZÜN Bey'e veriyorum.

AV. Uğur Faruk TÜZÜN:

Hayırlı akşamlar. Teşekkür ediyorum, geldiğiniz için. Avukatım, Uğur Faruk TÜZÜN, ve İstanbul 2 Nolu Baro’nun kurucu üyelerindenim.

Bugün burada malumuz; hem Gazze, hem Suriye, hem de buradaki katliamları yapanlar hakkında ne gibi bir yargılama süreci olabilir, yapacağız ve olmalıdır? Bunları konuşacağız inşallah. Bizleri buraya davet ettiği için Salih Bey'e de çok teşekkür ediyorum. Bismillah deyip başlayalım.

Şimdi bildiğiniz üzere bildiğiniz üzere bugüne kadar belli başlı savaşlarda belli başlı suçlar işlendi ve bu suçluların bir kısmı yargılandı. Suçluların bir kısmı yargılanmadı. Malumunuz işte Bosna'da Sırpların yaptıkları katliamlardan bunu görebilirsiniz, hatırlayabilirsiniz. Bu işin faili çok küçük, çok cüzi bir ceza aldı. Maalesef yaptıklarının çok çok azı kadar. İyi ki ahiret var diyoruz.

Ancak bu dünyada da belli başlı yargılamaların, malumunuz, insanlıkla ilgili yapılması gerekiyor. Şimdi bizi burada toplayan sebep işte tam olarak bu. Bizler dünyanın neresinde, kime karşı olursa olsun, savaş suçları dediğimiz suç tipine ilişkin bir yargılama yapmak zorundayız.

Yani bu; mazlum sivillere, hayvanlara bile olsa, bir insan grubuna, dili, dini, ırkı sebebiyle yapılmış olması sebebiyle, bir suç işlenmiş olması sebebiyle yargılamaya tabi olması gerekir. Bu yüzden bugünlerde malumunuz Gazze’de, daha önce bir yıldan biraz kısa bir süre daha fazlasında Suriye'de ve daha birçok ülkede yaşanan katliamlarla alakalı nasıl bir yargılama gider? Biz bunu konuşacağız. Şuradan başlamak istiyorum.

Malumunuz, İsrail'in Gazze'ye, Filistin'e ilişkin işlediği ilk suçlar değil. Ben uzun zamandır avukatlık yapan birisi değilim. Burada Halis Abi gibi deneyimli üstadlarımız var. Ancak benim avukatlık yaptığım süre boyunca bile, işte birçok senede, binlerce insanı farklı farklı yerlerde ve farklı farklı şekillerle öldüren, zulmeden bir devlet var. Bunun adı maalesef, işte İsrail; gördüğümüz üzere. Ve bunlar giderek vitesini artırıyorlar.

Mesela şöyle bir örnek vermek istiyorum, süremi de aşmadan. Bir çocuk düşünün; hasta, ilaca ihtiyacı var. Ve bu çocuğun ilacını siz Filistin dışından, Gazze'den talep ediyorsunuz. Ve o ilaç ya çocuk öldüğünde bu aileye teslim ediliyor ya da maalesef ilacın tarihi geçtiğinde. Şimdi birçok buna benzer zulüm örneğini maalesef buralarda gördük.

Artık 2023, 2024 ve 2025 itibariyle, maalesef bugünlerde de devam eden bu soykırımın faillerinin yargılanmasına ihtiyaç var. Bu da malumunuz Uluslararası Adalet Divanı’yla, yani Birleşmiş Milletlere bağlı olan yargılama mekanizmasıyla başladı.

Bildiğiniz gibi Güney Afrika bir dava işledi ki:

“Biz de apartheid dediğimiz, yani işgalci rejimden çok çektik. Hollanda'dan, İngiltere'den çok çektik. Şu anda aynı sorunu daha büyük kapsamda Filistinliler yaşıyor. Biz bu empatiyi yapabiliyoruz.” dediler.

Ve birçok Müslüman ülkeden evvel Güney Afrika bir girişim yaparak bir dava açtı. Sonra işte 14, 15, 16 tane ülke, en son Belçika bu davaya müdahil oldular. Yargılama en az 8 sene sürecek, bunu bilin. Ama bu bir vicdan örneğidir. Hâlâ insanlık ölmemiş, gayrimüslimlerde de diye bunu görmüş olduk.

İkinci safhası Uluslararası Ceza Mahkemesidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi nedir arkadaşlar diye sorarsanız; UCM aslında Yahudilerin kendilerini öldürenleri yargılamak için hazırladığı bir mahkemedir. Hatta bundan bir yıl önce birisi kalkıp dedi ki:

“Biz burayı işte Putin gibi veya diğer Afrika diktatörleri gibileri yargılamak için yaptık. Kendimizi burada yargılatmayız.”

gibi bir cümle kurdu.

Buradan yola çıkarak şunu söylemek istiyorum: Bir mahkeme eğer adaleti tesis etmek için kurulmamışsa, palyaçoluk yapmak için kurulmuşsa, zaten adaleti tesis etmek dışında her şeyi yapar.

Biz İstanbul 2 Nolu Barosu olarak, Uluslararası Hukukçular Birliği olarak ve belli başlı bazı sivil toplum örgütlerinin de katkısıyla, doğrudan Lahey’deki ilgili Uluslararası Ceza Mahkemesi savcılığına; öncelikle dört, sonra bir başka dört klasör, toplamda 8 klasör olmak üzere delil sunduk. Bu emeği veren başta İstanbul 2 Nolu Barosu Başkanı Yasin ŞAMLI'ya da çok büyük teşekkürler. Çünkü asıl emek kendisine aittir.

Keza bu noktadan sonra bütün deliller sunuldu ve başsavcılara şu söylendi. Dedik ki:

“Bakın, biz buraya Müslüman kimliğimizle veya işte Türkiye'den geliyoruz lafıyla gelmedik. Biz buraya insanlık namına geldik. İnsanlık için geldik. Bu başvuruları, bu delilleri bu sebeple yapıyoruz.”

Ne oldu burada? Burada beyaz fosfor bombası kullanıldı. Bu bir kimyasaldır ve patladıktan sonra insanların vücutlarında kalıcı şekilde yanıcı bir etki oluşturdu. Bu bir kimyasal bombadır diye, örneklerle, delillerle bunları sunduk.

Kullanılan bombaların tipinden, ölen insanların maalesef cesetlerine, parçalarına kadar; yapılan hastane saldırılarına, doktorlara, sağlık çalışanlarına yapılan saldırılara kadar bunların tamamını elimizden geldiğince delilleyerek oraya koyduk. Avukatlar olarak, uluslararası çalışan avukatlar olarak bunların tamamını gözler önünde serdik. Burada Anadolu Ajansı’na da çok teşekkür ediyorum; onların da emeği çok çok büyük.

Bundan mütevellit biz dedik ki:

“Eğer siz Uluslararası Ceza Mahkemesi iseniz ve siz bu suçların tamamını ve faillerini yargılayacaksanız, bütün dünya bilin ki sizi izleyecek. Eğer siz adil bir yargılama gerçekleştirmezseniz, bu yargılamada sizin de kimlere taraf olduğunuzu bütün dünya görecektir. Böylece artık Uluslararası Ceza Mahkemesinin de bir anlamı kalmayacaktır. Kendi kendine çalıp oynayan bir mahkeme olacaktır. Ama yok, eğer ki ciddiyetle bu işe sarılır, gerçekten bu işi takip eder ve failler hakkında öncelikle bir yakalama kararı, sonra ciddi kararlar akabinde verirseniz, o zaman Uluslararası Ceza Mahkemesi hâlâ kendi işini yapıyor demektir.”

diye düşünüyoruz.

Şimdi biz bunları niye anlattık? Şu açıdan anlatıyoruz: Bunların tamamı dikkat ederseniz; Birleşmiş Milletler, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Dünya Üzerindeki Kimyasal Silahların Kullanımını Engelleme Örgütü vesaire vesaire… Bunların tamamı Avrupa Birliği'nde, Avrupa'da; ya İsviçre-Cenevre bazlı ya da Hollanda bazlı belli başlı merkezlerden yürütülen insan hakları faaliyetleri veya mahkemeler.

Neden bizim de böyle bir mahkememiz olmasın? Niçin biz adaleti, daha iyi olan vicdanımızla tecelli ettirmeyelim? İşte aslında biz yine burada ortaya çıktık. Umuyorum inşallah orta, kısa veya uzun vadede bu emelimiz doğru şekilde gerçekleşecek.

Suriye'de, Gazze'de ve daha birçok ülkede, malumunuz sadece Filistinlilere karşı değil; diğer devletlerin masum vatandaşlarına karşı da aynı fiilleri gerçekleştirenler maalesef bugün yine elini kolunu sallaya sallaya geziyor. Esed gibi.

Bizzat biz işte Suriye'nin devriminden sonra, fetih diyorlar orada; fetihten sonra bir hafta ya da iki hafta sonra orada bulunduk. Yani koca bir yerleşke düşünün. 600.000 nüfuslu bir yerleşke düşünün. Hayalet şehir hâline gelmiş. Hiç kimse yok içinde. Yani kıymetli üstadım Halis Abi de hatırlar; göz alabildiğine bombalanmış, yıkılmış binaların olduğu bir alan düşünün. Mezarlıkları bile bombalamışlar. İçerisinde gömülü olan adamcağızın kemikleri gözüküyor.

Yani böylesine zalim, böylesine gaddar, böylesine acımasız bir karakterden bahsediyoruz. Bu insanların yargı önüne çıkarılması da diğerleri için bir emsal örnek teşkil ettiğinde; bu insanlar hak ettikleri cezaları ve yargılamaları gördüklerinde, o zaman aynı milletten olsun, başka milletten olsun diğerleri de, “adaletin kılıcı bana musallat olmasın, ben de adil olarak yaşamı devam ettireyim” kaygısıyla, zulümden belki imtina ederler düşüncesiyle, biz bu hususun arkasındayız.

Sosyolog Elif Lale KIRCAOĞLU:

Bismillahirrahmanirrahim. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlil ukdeten min lisani. Yefgahu gavli.

Saygıdeğer katılımcılar; hepinizi saygı, sevgi ve hürmetle selamlıyorum. Bugün Türkiye'de kurulmak üzere olan USSAM, yani açılımıyla Uluslararası Savaş Suçları Mahkemeleri Komisyonu olarak, Taksim Cami İslam Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı’nın Konferans Salonunda düzenlenen bu program yalnızca bir konferans değil; aynı zamanda küresel vicdanın, hukuk arayışının yeniden konuşulduğu önemli bir buluşmadır.

Dolayısıyla bu salondaki katılımcıların hepsi bence seçilmiş birer insan. İnsanlığın vicdanını konuşmak üzere bugün bir araya geldik.

Bugün Türkiye'de kurulmak üzere olan USSAM mahkemeleri sadece savaş suçlarını değil, aynı zamanda savaşlarda yetim kalan çocukların güvenliği, oradaki çocukların korunması, miras haklarının korunmasına dair önemli bir adım atılmasını hedeflemektedir.

Buraya gelmeden önce en son verilere bakarak geldim. Dolayısıyla o verileri size aktaracağım. Bugüne kadar Gazze'de toplam şehit sayısı 71.266, şehit çocuk 20.179, şehit kadın 12.500, kayıp insan 400.000’den fazla ve bunların büyük bir çoğunluğu çocuk. Yaralılar 171.219.

Sizi rakamlarla boğmayalım. Zarar gören eğitim binası, yıkılan eğitim binası, yıkılan kamu binası, katledilen basın mensubu, katledilen sağlık personeli, yıkılan camiler, zarar gören camiler, yıkılan sivil yerleşim alanları, yıkılan kiliseler şeklinde rakamlar ilerliyor.

Buradan baktığımız zaman 71.266 şehit ve 400.000 kayıp insan, dikkatinizi çeken en büyük rakamlardan biridir. Şehit çocuğa baktığımız zaman 32.833, şehit kadın 12.500. Yani şehit olan kadının iki katı fazlası şehit olan çocuk var. Ve 400.000 tane kayıp insanı düşündüğümüzde, bunların da maalesef bence üçte ikisine yakını kayıp çocuklar.

Dolayısıyla şehit sayısının tam kayıp insanın 5 katı olduğu görülüyor, matematiksel olarak yaklaştığınız zaman. Rakamlardan özetle savaşın en ağır bilançosunu, en ağır faturasını maalesef çocuklar ödüyor.

Yurtlarından edilen, eğitimlerinden koparılan, ailesini kaybeden, istismara ve şiddete açık hâle getirilen çocuklar ve biraz önce Faruk Başkanımızın ifade ettiği gibi kimyasal ilaçlara maruz kalan, savaşın görünmeyen en büyük mağdurları maalesef çocuklar.

Gazze'de yaklaşık 39.870, Suriye'de de 3.100'e yakın yetim çocuk savaşın etkileriyle savunmasız, evsiz ve yurtsuz kaldılar. Biz USSAM olarak bu çocukların kimlik tespiti, aile kayıtlarının belgelenmesi, sorumluların teşhisi gibi kritik çalışmalar yaparak bu çocukların miras haklarını ve güvenliklerini kayıt altına alacağız. Faillerin adalet önüne çıkmaları sağlanacaktır. Esas hedefimiz bu çocukların geleceğini güvence altına almaktır.

Özetle USSAM, Türkiye'de hem barış gücü hem de insan hakları savunucusu olarak bu çocukların aynı zamanda uluslararası arenada sorumluluğunu da üstlenmiş olacaktır. Türkiye'nin böyle bir yapıya öncülük etmesi hem uluslararası adalet mekanizmalarında söz sahibi olmasını hem de insan hakları konusunda güçlü bir merkez olmasını sağlamaktadır. Türkiye’nin diplomatik birikimi, kriz bölgelerindeki mağdurların sesine zemin hazırlamaktadır.

Dolayısıyla Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi sadece bir mahkeme değil, bir vicdan merkezidir. Küresel ölçekte üstlendiği rol ise baskıyla karşılaştığımızı düşündüğümüzde bu noktada bir güven kapısıdır.

Geçen hafta Ensar Vakfı'nın konferans salonunda konuştuğumuz konuları defaaten yenilemeyeceğim. Bugünkü konu başlığımızın içerisine çok hızlı girmek istedim. Biliyorsunuz bugünkü konumuz: İnsanlığa karşı işlenen suçlar neden yargılanmalı?

Çünkü insanlığa karşı işlenen suçlar yalnızca mağdurların değil, tüm insanlığın ortak geleceğini tehdit eder. Yargılanmadığı zaman akıllarda şu mesaj yerleşir: Güçlünün yaptığı yanına kar kalıyor. Bugün İsrail tam da bunu yapıyor. Bu da şiddeti normalleştirir, hukuku işlevsizleştirir ve savunmasız olanları, yani kadınları ve çocukları kalıcı olarak korumasız bırakır.

Çünkü Gazze’de çocuk olmak sosyal bir travma alanıdır. Gazze’de çocuklar sadece bombalarla değil; açlıkla, yerinden edilmekle, eğitimsizlikle, anne-babalarını kaybetmekle, kimliksiz kalma riskiyle karşı karşıyadır.

Sosyoloji bize şunu söyler: Bir toplumun çocukları hedef alınıyorsa amaç yalnız bugünü değil, geleceği yok etmektir.

Kaybolan çocuklar meselesi de burada hayati bir başlıktır. Savaş ortamlarında kaybolan çocuklar sadece fiziki olarak yok olmazlar; hukuken ve sosyolojik anlamda da görünmez hâle gelirler. Bu çocukların bir kısmı ailesiz kalır, bir kısmı kimliksizleştirilir, bir kısmı istismara açık hâle gelir.

Esasen ben, çok teorik bilgiler ışığında — bunu kendi mesleki deformasyonum olarak da algılayabilirsiniz — geçen yıl Amerika'nın ve dünyanın gündeminde olan bir konudan bahsederek şunu söylemek istiyorum: Savaşlardaki çocuklar sadece istismara açık hâle gelmez; direkt seks ve fuhuş dünyasında kullanılan birer materyal hâline gelirler.

Biliyorsunuz Amerika'daki Epstein davasında kız çocukları ve kadınların pek çok siyasi partilerde kullanıldığı, kimi siyasi, kimi iş adamı ağırlıklı kişilere, çok önemli CEO'lara, finans dünyasının koca başlarına bu partilerde sunulduğunu biliyoruz.

Yine Epstein’ı çok kısa anlatayım size. Bu Amerika'da New York'ta doğmuş Yahudi bir insan ve kendisi öğretmen olarak bu mesleğe başlamış. İlk mesleği öğretmenlik. Zaten biz istismar, ensest konularını işlediğimiz zaman — buradaki bütün öğretmenleri tenzih ederek konuşuyorum — baktığımızda birinci sıradaki meslek grubunu konferans sonlarında da insanlara soruyorum. Sizce birinci sırada hangi meslek grubu gelir? Bazı meslekleri sayıyorlar ama birinci sırada öğretmenler geliyor. Çünkü daha en başından çocuğa yakın olacak bu meslekleri seçiyorlar.

Dolayısıyla bu kişi, öğretmen olarak başladığı meslek hayatında daha sonra finans dünyasının bir devi hâline geliyor. Etnik kökeni de Yahudidir zaten. Çok kısa sürede milyarder olan bir kişidir. Trump, Clinton ve aynı zamanda ünlüler ile çok yakın ilişkileri olan, yaklaşık 550 milyar dolara yakın bir serveti olan bir insan.

Ve bu kişi Florida'da 14–15 yaşındaki kişilere, özellikle 36 tane kız çocuğuna yönelik suçlarla, 2005 yılında başlayan sürecin ardından 2019 yılında, kendi cezaevinde kaldığı tek kişilik yerde kendini asarak bulunmuştur. Tabii o da şaibeli bir durumdur.

Bunu size niye anlattım? Konumuzun çok dışında gibi gözüküyor ama geçen sene benim çok ilgilendiğim bir konuydu bu. Yani çocuklar, özellikle kız çocukları, kaybolan kız çocukları; benim düşünceme göre uzun vadede, geçen yıl yaşanan Epstein davasındaki gibi, önümüzdeki yıllarda göreceğimiz Epstein davalarındaki konuların öznesi olarak, dünyanın önemli ve köklü patronlarına sunulmak üzere şu an kaçırılmış bir durumda olabilirler. Bu da gerçekten çok acı bir gerçektir.

Yani düşünebiliyor musunuz? Orada kendi yurtlarını savunmak için, kutsal toprakları korumak adına şehit olan anne babaların, şehitlerimizin bize emanet evlatları, belki ileriki yıllarda birbirlerine peşkeş çekilecektir. Bu kısmı da belirtmek istedim.

Yine geçen konferansımızdan farklı olarak bugün bahsetmek istediğim bir konu daha var. Bu da Gazze'de doğan yeni çocukların nesebinin tanınması meselesi. Bu çok kritik bir konudur. Nesep yalnızca bir biyolojik bağ değildir. Bir kimliktir, bir aidiyattır. Toplumun kabulünün temelidir.

Nesebi mutlaka bu seçkin gruptaki katılımcılarımız biliyordur ama ben çok kısa açıklayayım size. Nesep; soyun, kabilenin, aidiyetin, hatta tarihsel hafızanın korunmasıdır. Gazze'de yeni doğan çocukların bombardımanlar ve kitlesel yıkım nedeniyle anne babasının tespit edilemeden hayata başlaması, uzun vadede kimliksiz bir kuşak oluşturmaktadır. Bu da tabii ki toplumun kırılma noktasıdır.

Konuya bir de sosyolojik açıdan kadın ve aile noktasından bakarsak; Gazze, sosyal yapının çöküşüdür. Kadınlar savaş ortamında yalnızca mağdur değildir. Aynı zamanda aileyi tutmaya çalışan son kaledir. Ve maalesef ki tıpkı kız çocukları gibi Gazze'de kadınlar da istismara açıktır.

Belki de kayıp kadınlardan, biraz önce anlattığım örnek olaydaki gibi, istismarın içerisinde şu an belki bir fuhuş ortamında materyal olarak kullanılıyordur. Bunları anlatmak esasında benim için bir kadın olarak çok zor bir şey. Bir anne olarak çok zor. Yani ben de iki kız çocuk evladı annesiyim.

Bazen sırtları bile terlemesin diye yedek atletle taşıdığımız çocuklarımızı… Ben istismarda da öyle diyorum, geliyor ya, çok özür diliyorum, küfretmek istemiyorum burada; yani gelip onların pembe dünyalarını altüst ediyorlar. Burada da aynı şekilde savaş ortamlarındaki o kayıp çocuklar, kayıp kadınların hayatları belki de şu an bizim hiç tahayyül edemeyeceğimiz bir noktada.

Dolayısıyla bunu anlatırken çok utanıyorum, üzülüyorum. Ama bunlar bence önümüzdeki yıllarda hayatın gerçekleri içerisinde yer alacak.

Konuya bir de bilgi, manipülasyon ve güven sorunu noktasından değerlendireceğim. Birleşmiş Milletler görevlilerinin dâhil, sağlıklı ve güvenli bilgi veremedikleri, tehdit aldıklarını ifade etmeleri dahi yaşananların yalnızca sahada değil, bilgi alanlarında da bir kriz oluşturduğunu göstermektedir.

Ürdün basın görevlilerinin ve Ürdün Haber Ajansı'nın resmi rakamları eksik ve yanlış yansıttığına dair iddialar bize şunu anlatıyor: Gerçek yalnız bombalarla değil, rakamlarla ve haberlerle de yaralanıyor. Bilginin güvenilir olmadığı yerde adalet de maalesef ki gecikiyor.

İnsanlığa karşı işlenen suçlar, uluslararası hukukun en ağır ihlalleri arasında yer alır ve zaman aşımına tabi değildir. Özellikle savaş ve çatışma ortamlarında çocukların, kadınların ve diğer sivillerin kasten hedef alınması, katledilmesi hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamaz. Çocuklar ve kadınlar, silahlı çatışmalarda korunması gereken en savunmasız gruplardır.

Geçen Ensar Vakfı’nda verdiğimiz konferansta da belirtmiştim: Uluslararası savaş suçlarında kadınlara, mabetlere ve çocuklara dokunulmaz. Faruk Beyler, hukukçular bunu çok daha güzel ifade ederler. Ama maalesef şu an bütün bu kurallar, kaideler yıkılmış durumda. Tam tersine, en büyük mağdurlar çocuklar; en büyük mağdurlar kadınlar ve mabetler. Bunlara kiliseler de dâhildir.

Biraz önce rakamlarla vaktinizi boğmak istemedim. Sonuçta orası da bir mabettir. Çocukların yaşam haklarının ihlal edilmesi, uluslararası sözleşmelere, insan haklarına ve temel ahlaki değerlere açıkça aykırıdır. Bu suçların cezasız kalması, benzer vahşetleri de teşvik eder ve adalet duygusu derinden yaralanır.

Bu nedenle sivillere yönelik katliamlar mutlaka bağımsız ve tarafsız yargı mercilerince soruşturulmalı, sorumlular hukuk önünde hesap vermelidir. Adaletin sağlanması yalnızca mağdurlar için değil, gelecekte benzer suçların önlenmesi ve insan onurunun korunması için de zorunludur. İnsanlığa karşı işlenen suçlar karşısında sessiz kalmak, suça ortak olmaktır.

Biliyorsunuz, 2025 yılının kavramı “Dijital Vicdan” olarak açıklandı. Çok büyük bir grup içerisinden yapılan araştırma ve çalışmalar doğrultusunda geçtiğimiz yılın kavramı “dijital vicdan” olarak tespit edildi ve Gazze örneği de dijital vicdanın en çarpıcı örneklerinden biridir.

Dijital vicdan; bireyin ve toplumun dijital ortamdaki davranışlarını ahlaki bir süzgeçten geçirebilme yetisidir. Yani bir kişinin sosyal medyada ne paylaştığı, dijital ortamdan ne öğrendiği anlamını taşır. Dijital vicdanın temelinde sessiz kalmama bilinci, insan onurunu koruma, bilgi sorumluluğu, empati ve duyarlılık vardır.

Dünyanın dört bir yanından biz Gazze'de yaşananlara tanıklık ediyoruz. Ancak tanık olmak sizce yeterli midir? Dijital vicdan izlemekle sınırlı kalmamalıdır. Gazze örneğinde, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan zulmün “uzak coğrafya” gerekçesiyle normalleşmesine karşı bir duruş sergilememiz gerekir. Dijital vicdan bunu gerektirir.

Dijital çağda en büyük tehlike — bunu ben istismar ve ensest olaylarında da söylüyorum — alışmaktır. Eskiden bir çocuğa yönelik bir istismar olayı olduğunda toplum infial oluştururdu. Ama şimdi medyada benzer örnekleri, aile içi ensest olaylarını ya da istismar vakalarını gördükçe toplum duyarsızlaşmaya başladı.

Gazze örneğinde de en büyük tehlike alışmak ve duyarsızlaşmaktır. Acıyı sıradanlaştırmaktır. Vaktim var mı bilmiyorum. İsterseniz burada bitirebilirim.

Vasfi KosebeyOturum Yöneticisi Vasfi KÖSEBEY:

Elif Hanım’a bu güzel bilgilerden dolayı çok teşekkür ediyoruz. Daha bu konuda çok şey var ama formatımız buna müsait değildir. Çok sağ olunuz.

Biliyorsunuz Peygamberimiz: “Ben adil hükümdar zamanında dünyaya geldim.” diyor. Bundan kasıt, ateşperest Pers İmparatoru, Pers Kralı Nuşirevan’dır. Onun için adalet evrenseldir. Ahlak buzullarının en tepesindeki nokta ise adalettir. Yani adalet en üst noktadaki değerdir.

O bakımdan maalesef bunu dünyada en çok istismar edenler Yahudilerdir. Çünkü Yahudi, kendisinin dışındakilere Goyim der ve Beni İsrail’i, Beni Adem’den ayrı, tamamen farklı bir ırk olarak tanımlarlar. O bakımdan dünyayı da berbat eden şu Birleşmiş Milletler de, Adalet Divanı da her şeyi berbat eder. Söz dinlemez, laf dinlemez. Böyle bir şey değildir.

Onun için inşallah bu kuruluş dünyada ses getirecektir. Buna inanıyoruz. Kuruluşun Başkanı Salih KURT Bey’e sözü veriyoruz. Evet, Salih Bey söz sizindir. Buyurun.

USSAM Mahkemeleri Komisyon Başkanı Salih KURT:

Öncelikle teşekkür ediyorum.

Esselamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü.

Rahman ve Rahim olan; El-Muğni, El-Cebbar, El-Gaffar, El-Rezzak, El-Alim, Eş-Şafii, El-Mâlikü’l-Mülk olan yüce Rabbimizin sözü, Cebrail Aleyhisselam’ın vahyi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in tebliğ ettiği yüce Kur’an-ı Kerim’i Azîmüşşan’da da söylediği gibi:

“Fe men ya‘mel miskâle zerretin hayren yerah.

Ve men ya‘mel miskâle zerretin şerren yerah.”

Hayır ve şer Allah’tandır.

“Artık kim zerre ağırlığınca iyilik yapmışsa kendisi içindir; kim zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa o da kendisi içindir.”

Biz burada hayrı yâd etmek için toplandık.

Değerli hazirun, hoş geldiniz, sefa geldiniz.

Konuklarımız ve konuşmacılarımız arasında bulunan Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri Komisyonu Hukuk Kurulu Başkanımız Sayın Mustafa KURAN Bey, oğullarının vefatı sebebiyle bu toplantıya teşrif edememişlerdir. Kendileri namına sizlere saygı ve selamlarını iletiyoruz.

Direkt sunumda konuya başlamak istiyorum.

Ben Karabağ Savaş Suçları Araştırma Komisyonu Başkanıyım. Aynı zamanda Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri Komisyon Başkanlığını da yürütmekteyim.

Hazirunun da ifade ettiği gibi; özellikle Faruk Bey’in ve Elif Hanım’ın belirttiği üzere, Türkiye özellikle 21. yüzyılda adaletle hem İslam dünyasına, hem Türk dünyasına, hem de tüm dünyaya liderlik edebilecek bir konumdadır. Çünkü Osmanlı Devleti’nin dünyaya yaklaşık 600 yıldan fazla adaletle hükmettiği, Doğu ve Batı medeniyetlerini adaletle birleştirdiği ve yine adaletle bu medeniyetlere yön verdiği hepimizin malumudur.

Peki, Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri neden Türkiye’de kurulmalıdır?

Neden Türkiye’de böyle bir oluşuma ihtiyaç vardır?

Bu konuya kısaca değinmek istiyorum.

Uluslararası Savaş Suçları Mahkemeleri, “Suç varsa ceza da olmalıdır” ilkesine dayanır. Büyükelçi Hulusi Kılıç, Türkiye’nin ve dünyanın yetiştirdiği nadir diplomatlarımızdan biridir. Kendisi eski Bakü Büyükelçimizdir. Onun da ifade ettiği gibi, İsrail bölgede sürekli kan dökmekte, sürekli uluslararası hukuku ihlal etmekte ve kendisini Arz-ı Mevud denilen hayali bir düşüncenin peşinde koşarak insanlığı insanlığa küstürmektedir.

Değerli hazirun,

İsrail’in işlemiş olduğu savaş suçları içerisinde, kimyasal silah kullanımı da dâhil olmak üzere, Avukat Faruk Tüzün arkadaşımızın ve Elif Hanım’ın da ifade ettiği gibi çocuk istismarlarına kadar uzanan birçok uluslararası insanlık trajedisi bulunmaktadır. Bu trajedilerden en önemlilerinden biri şudur:

İsrail, bölgede hüküm sürmek amacıyla bölgedeki dini ve İslami fikirleri, orantısız güç kullanarak, herhangi bir suçlama ve yargılama olmaksızın bastırmaktadır. Buna bariz bir örnek olarak Tayser Ebu Sneineh’i verebiliriz. Kendisi El Halil Belediye Başkanımızdır. El Halil Belediye Başkanımız, hiçbir yargılama ve gerekçe sunulmadan İsrail hapishanelerinde tutuklu tutulmaktadır. Dünyaya herhangi bir mazeret de sunulmamaktadır.

Aynı İsrail, Golan Tepeleri’nde, Lübnan’da ve birçok ülkede aynı pervasızlığı dünya kamuoyunun gözü önünde sergilemektedir.

Bu nedenle, 2021 yılında Karabağ Savaş Suçları Komisyonu’nu kurduğumuzda, Almanya eski Başbakanı Angela Merkel’in güvenlik danışmanı Thomas Pantelic Türkiye’ye gelmişti. Sayın Cumhurbaşkanımıza veda ziyaretleri vesilesiyle Türkiye’de bulunuyordu. Ben de kendisini İstanbul’da özel olarak ağırladım.

Gazze Savaşı başlamadan önce kendisiyle Gazze konusunu detaylı şekilde ele aldık. Kendilerine şunu açıkça ifade ettim: Dört dinin ve dört mezhebin manevi mabedi olan Kudüs’e yapılan bu pervasız saldırıların, yalnızca kınamayla geçiştirilemeyeceğini, fiilî adımlar atılması gerektiğini defaatle söyledim. Alman Hükümeti adına bu konuda destek sözü aldık.

O dönemde Gazze Savaşı henüz başlamamıştı. Kendilerinin ifadesi şu şekildeydi:

“Salih Başkanım, haklısınız. Burada yalnızca İslam dünyasına yönelik bir saldırı yok. Hristiyan mabetlerine, sağlık görevlilerine ve insanlık adına görev yapan Birleşmiş Milletler personeline de saldırılar düzenleniyor. Bu konuda ortaklaşa bir çalışma yapabiliriz.”

Bu vesileyle, Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri’nin kurulmasının, Türk Devleti öncülüğünde ve Türkiye Cumhuriyeti liderliğinde bir zaruret olduğu; 114 diplomat, devlet temsilcisi ve büyükelçi tarafından kabul edilmiş ve bir bildiri hâline getirilerek tarafımıza sunulmuştur.

O dönem Sayın Cumhurbaşkanımızın danışmanları da komisyonumuzda yer alıyordu. Bu savaş suçlarının yargılanması konusunda General Yücel Karauz Paşamız:

“Bir an önce bu mahkemenin kurulması için çalışmalara başlayalım.”

demiştir.

Biz de Gazze Savaşı başlamadan önce Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri’nin tescilini Türk Patent Enstitüsü’nden almış bulunmaktayız. Ekranda da sunumda gördüğünüz üzere bu tescil resmiyet kazanmıştır.

Tabii, bu tescili almak bizim için biraz zor oldu. Çünkü hem yurt içinden hem de yurt dışından itirazlar geldi. Bu itirazlara verdiğimiz cevaplar neticesinde, Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri (USSAM) Türkiye’nin tescilini Türk Patent Enstitüsü’nden almış olduk.

Akabinde, uluslararası hukuka entegrasyon aşamasında Avrupa Adalet ve Hukuk kurullarıyla; özellikle Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi bünyesinde bulunan Avrupa Adalet Divanı ile bir entegrasyon çalışmamız oldu. Bu entegrasyon çalışması neticesinde kendilerinden bir şeffaflık sicil numarası aldık.

Şeffaflık sicil numarasıyla birlikte Avrupa’da bize bir ekran açtılar. Uluslararası mecrada online bir ekran oluşturdular. Bu ekrana, Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri’nin kurul ve komisyonlarında kimlerin yer aldığını kaydetmemizi istediler. Biz de birazdan sunumda da vereceğim üzere kurullarımızı tek tek bu sisteme işledik.

Daha sonra şeffaflık sicil numaramızı onayladılar ve kendi uluslararası yargı ve idari hukuk birimi sayfalarında, logomuzla birlikte bize temsil hakkı ve temsil yetkisi verdiklerini ifade ettiler. Ardından Gazze Savaşı başladı.

Gazze Savaşı başladığında, Avukat Faruk Tüzün kardeşimizin de ifade ettiği gibi, bölgede kullanılan ve uluslararası literatürde kullanımı yasak olan; atom enerjisi, nükleer enerji kapsamında değerlendirilen sarin gazı, portakal gazı gibi kimyasalların İsrail ordusu tarafından Gazze’deki Filistinliler üzerinde hem deney amaçlı hem de savaş alanında kullanıldığını tespit ettik.

Aynı zamanda bu bombalama yöntemlerinin, İsrail tarafından Suriye’de ve oradaki Türkmenler üzerinde de denendiğine dair kanıtları ve delilleri uluslararası mecralara sunduk.

Elimizdeki veriler doğrultusunda, Netanyahu’nun; ayrıca kendisine destek veren eşi Sara Netanyahu’nun ve oğlu Yair Netanyahu’nun tutuklanmasıyla ilgili başvurularımızı yaptık. Bu başvuruları yapmamızdaki temel amaç, bu canilerin ve pervasızların uluslararası kırmızı bültenle aranmasını sağlamaktır.

Ancak birtakım engellerle karşılaştık. Bu engellerin başında, görevde bulunan bir diplomatın kırmızı bültene çıkarılamayacağına dair Avrupa Konseyi tarafından tarafımıza sunulan bilgiler gelmektedir. Bunun üzerine, bu engelin nasıl aşılabileceği konusunda kendileriyle istişarelerde bulunduk.

İstişareler neticesinde bizi Lüksemburg Mahkemeleri’ne yönlendirdiler. Biz de Lüksemburg Mahkemeleri’ne; Netanyahu, eşi Sara Netanyahu ve oğlu Yair Netanyahu’nun tutuklanmasına ilişkin müracaatlarımızı yaptık. Mahkeme bu aşamada bizden birtakım yetki belgeleri talep etti. Uluslararası mecralarda belirli yetkilere sahip olmamız gerektiğini ifade ettiler.

Gerekli yetki belgelerini sunduktan sonra mahkeme safhası başladı. Bu süreçte çeşitli hâkimler, savcılar ve hukukçularla görüştük. Kendileri en büyük sıkıntılarının şu olduğunu ifade ettiler:

“Türkiye’den bize gelen deliller, Türkiye’nin kendi bünyesinde oluşturduğu deliller olduğu için uluslararası delil formuna sokmakta zorlanıyoruz.”

Bu duruma nasıl bir önlem alınabileceğini sorduğumuzda, bize şu cevabı verdiler:

Öncelikle “Gazze soykırımı” kavramının uluslararası düzeyde tescil edilmesi gerektiğinin altını çizdiler. Türkiye’deki kurumlar Avrupa kurumlarıyla ne kadar entegre olursa olsun, Türkiye dışındaki WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Ofisi) veya EUIPO (Avrupa Marka Ofisi) gibi kurumlardan Gazze soykırımı ile ilgili bir tescil alınmasının zorunlu olduğunu özellikle vurguladılar.

Bunun üzerine WIPO’ya, yani Dünya Fikri Mülkiyet Ofisi’ne müracaat ettik ve Gazze soykırımı ile ilgili bir yazı tescili aldık. Bu tescili Türk Patent Enstitüsü’ne sunduk.

Bunun markalaşmasının gerekli olduğunu; çünkü bölgede görevlendirdiğimiz hukukçuların hukuki alanda çalışabilmesi için bu tür bir belgenin zorunlu olduğunu ifade ettiler. Ayrıca uluslararası gazetecilerin bölgede çekeceği görüntü ve videoların, marka hukukunun 45. maddesi kapsamında; özellikle şehitlerin kimyasal silahlarla mı, savaş şartlarında mı, açlıktan mı veya sefaletten mi hayatlarını kaybettiklerinin hukuki olarak ayrıştırılması gerektiğini belirttiler.

Biz de bu aşamaları adım adım geçtik.

Son olarak Avrupa Konseyi Başkanlığı bize şunu ifade etti:

“Eğer bizi online bir ekranda ilişkilendirirseniz ve Avrupa Konseyi Başkanı Netanyahu ile ilgili kırmızı bülten önerisi verirse, çünkü Avrupa’daki tüm kurumlar Avrupa Konseyi’ne bağlıdır, bu çalışmalar neticesinde Netanyahu hakkında bir yakalama kararı çıkarabiliriz.”

Bu kapsamda Avrupa Konseyi Başkanı ile; hukukçularımız, büyükelçilerimiz ve emekli büyükelçilerimiz aracılığıyla diplomatik temaslarımız devam etmektedir.

Buradan olumlu bir sonuç alındığı takdirde, Netanyahu’nun; eşi Sara Netanyahu’nun ve oğlu Yair Netanyahu’nun, bu pervasızlığa alenen destek verdikleri için kırmızı bültenle aranacağına dair kararın çok yakın zamanda çıkacağının müjdesini sizlerle paylaşmak isterim.

Aynı zamanda kuruluş amacımızı da şu anda ekrana yansıtıyoruz. Elazığ Fırat Üniversitesi’nden Prof. Dr. İnanç Özgen Hocamız, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fahri Sakal Hocamız, Ankara’dan Prof. Dr. Ender Ethem Atay Hocamız gibi; Türkiye’de hukuk ve uluslararası ilişkiler alanında önde gelen, özellikle bölgede kıtlık oluşturmak amacıyla kullanılan kimyasallar üzerine İsrail’in çalışmalarını tez hâline getiren Prof. Dr. İnanç Özgen Hocamızın sizlere buradan selam ve saygılarını da iletmiş olayım.

Prof. Dr. Kerem Karabulut Hocamız, önceden Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde görevliydi. Şimdi Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi’ne yeni geçiş yapmıştır. Kendilerinin de saygı ve selamlarını iletiyorum.

Prof. Dr. Fahri Sakal Hocamızdan daha önce bahsettik. Prof. Dr. Fethi Gedikli Hocamız ve yaklaşık 59 bilim insanıyla bu alanda birlikte çalışıyoruz. Bunun bilgisini de burada sizlere arz etmiş olayım.

Tabii ki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemeleri’nde, yine ekranda gördüğünüz ülkelerin tam desteği ve temsilcileri bulunmaktadır. Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri Komisyonu’nda burada gördüğünüz Türk ve İslam devletleri arasında Pakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan ve çoğunlukla Türk devletleri yer almaktadır. Bu ülkeler sürecin en başında birer hukukçu belirlemiş ve Komisyonumuzda görevlendirmişlerdir. Bu uluslararası iş birliği ve destekleri için her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Yine Türkiye’nin ilk Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi konusuna değinmek isterim. Değerli hazirun, dünyadaki bütün hukuk sistemleri Roma ve Medine Sözleşmeleri’nden beslenerek hazırlanmıştır. Dünyada ilk defa üçüncü bir Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi yazılması hususu da USSAM Mahkemeleri Komisyonu tarafından gündeme getirilmiştir.

Birçoğumuzun kamuoyunda tanıdığı merhum Prof. Dr. Ahmet İyimaya’nın önerisiyle, Komisyonumuzda yer alan Sayın Prof. Dr. Süleyman Akdemir Hocamız —uluslararası anayasa bilimcisi olarak— bu konuda özellikle bize önerilmiştir. Prof. Dr. Süleyman Akdemir Hocamız, Türkiye’nin ilk Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi Sözleşmesi taslağını hazırlamıştır.

Bu taslağı Adalet Bakanımıza sunduk. Sayın Bakanımız da Cumhurbaşkanı Yardımcımız Cevdet Yılmaz Bey’e bu taslağı iletti. Metnin beğenildiğini ve çalışmaların hızlandırılması yönünde tavsiye aldığımızı da burada sizlere ifade etmek isterim.

Diğer bir konuya gelmek istiyorum değerli arkadaşlar. Şöyle bir gerçek var: Suç varsa, başta söylediğimiz gibi, ceza da olmalıdır. Türkiye darbelerle yönetilmiş bir ülkedir. Darbe dönemlerinde çıkarılan yasalar içerisinde idam kanunu ve idam yasaları bulunmaktadır. Bu idam yasalarından, yeni kurulacak Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri’nin yararlanabileceği yönünde, askeri alanda çalışan uzman arkadaşlarımızın bir fikri olmuştur. Bunu da burada ifade etmek istiyorum.

Örneğin, 1980 Anayasası’ndaki bir idam yasası, Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından bir kararnameyle mevcut anayasa içerisinde aktif hâle getirilebilir. Uluslararası geçerlilik kazanması hâlinde Beşar Esad’ın, Netanyahu’nun ve Myanmar, Doğu Türkistan gibi bölgelerde savaş suçlarına bulaşan kişilerin yargılanması ve idamla cezalandırılması yönünde bir hukuki süreç işletilebilir. Bu hususu USSAM Mahkemeleri olarak daha önce Akit Televizyonu’nda da dile getirmiştik. Bugün de bu sunumu ekranda sizlerle paylaşıyoruz.

Askerî vesayet kanunları içerisinde yararlanabileceğimiz idam cezasının geri getirilmesi, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle onaylanarak hem güncel ceza hukukumuza hem de uluslararası hukuka entegre edilebilir. Çünkü idam cezası Amerika’da uygulanmaktadır ve birçok dünya ülkesinde hâlen yürürlüktedir. Ülkemizde ise fiilen 1980 öncesinde uygulanıyordu.

İdam cezasının ceza hukukumuza geri gelmesinin siyasi ve ekonomik etkileri de olacaktır. Ayrıca bu düzenlemenin, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın idam edilmesinin de önünü açabileceğini düşünüyoruz. Bu konudaki düşüncemizi de burada açıkça ifade etmek istiyorum.

Bir diğer konu askeri mahkemelerdir. Kapatılan askeri mahkemelerin çok ciddi elektronik ekipmanları bulunmaktadır. Ancak bu ekipmanlar çürümeye terk edilmiştir ve kullanılmamaktadır. Yediemin depolarına kaldırılmış durumdadır. Yeni kurulacak Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri, bu askeri mahkemelere ait ekipmanları kullanabilir. Bunun da ekonomiye ciddi bir katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Bunu da özellikle vurgulamak istiyorum: Ekipman entegrasyonu, etkinlik ve adalet.

Mahkemelerin yapısı ve yetkileri konusuna gelince; yargı yetkisi, tarafsızlık yetkisi, adalet yetkisi ve insan hakları yetkisi olmak üzere uzman hukukçularımız bu alanları dört başlıkta toplamıştır. Bu yapıyı tekrar ekranda yansıtıyoruz.

USSAM Mahkemeleri, dünya devletlerinden ziyade İslam ve Türk devletlerinden temsilcilerden oluşacağı için, yetkilerinin tamamen bağımsız ve tarafsız olacağı kanaatindeyiz. Bunun altına imzamı atarak, büyük bir özveriyle sizlerle paylaşıyorum.

Bir diğer önemli konu da USSAM Mahkemeleri’nin şeffaflık beyannamesidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığımız tarafsızlık ve entegrasyon başvurusu neticesinde, ekranda da gördüğünüz üzere, kendi sitelerinde USSAM Mahkemeleri’nin logosunu paylaşmışlar ve bu entegrasyonu kabul etmişlerdir.

Uluslararası iş birliği adaletin sağlanması açısından son derece önemlidir. Ancak bu noktada bazı arkadaşlarımız tanınırlık konusunda endişe dile getirmektedir. Bu endişeleri yerinde ve haklı buluyorum. Düşünce düşünceden üstündür. Biz bu konuları tartışarak en doğru noktaya ulaşacağız.

Bazı arkadaşlarımız diyor ki:

“Tanınırlık konusunda problem yaşayabiliriz.”

Biz diyoruz ki:

“Hayır, en ufak bir tanınırlık problemi yaşamayız.”

Çünkü diplomatik olarak Türk devletleri ve İslam ülkelerinden birer hukuk temsilcisi zaten listemizde yer almaktadır. Bu temsilciler, kendi devlet başkanları tarafından atandığında, bu mahkemenin oluşumuna doğrudan katkı sağlamış olurlar. Böylece kendi iç ceza hukukları, kolluk kuvvetleri ve yargı sistemleri otomatik olarak Türk ceza hukukuna ve USSAM Mahkemeleri’ne entegre edilmiş olur.

Bu sayede, Azerbaycan, Doğu Türkistan, Gazze-Filistin veya başka bir ülkede arama kararı çıkarıldığında, ilgili ülkenin kolluk kuvvetleri bu kişileri yakalayıp Türk yargısına teslim etmekle yükümlü hâle gelir. Bu da uluslararası tanınırlığın diplomatik olarak zekice aşılması anlamına gelir. Bunu da kararlılıkla ifade ediyorum.

USSAM’ın Türkiye’ye katkılarına gelince:

Toplumsal barışa çok ciddi katkılar sağlayacağına inanıyoruz. Uluslararası hukukçuların Türkiye’ye gelişi, uluslararası davaların Türkiye’de görülmesi; turizm, ekonomi, prestij ve Türkiye’nin hukuk ve adalet alanında dünyada bir numara hâline gelmesine büyük katkılar sunacaktır.

Mahkemelerin temel kurulları şunlardır:

Yönetim Kurulu, Hukuk Kurulu, Dil Kurulu, Tarih Kurulu, Araştırma Kurulu, İnceleme Kurulu, Değerlendirme Kurulu, Gözlem Kurulu, Arşiv Kurulu, Güvenlik Kurulu, Basın ve Medya Kurulu.

Bu kurullarda atanmış resmî görevliler bulunmaktadır. Ekranda bu görevleri ve çalıştay sunumunu da görebilirsiniz. Yönetim Kurulu’ndaki liste geliştirilebilir ve değiştirilebilir. Daha önce bakanlarımız, emekli bakanlarımız, uluslararası temsilcilerimiz yer aldı.

Azerbaycan’da Karabağ Savaşı’nda büyük özveriyle çalışan merhum Yarbay Alparslan İmamgulu’i de burada rahmetle anmak isterim. Kendisi mide kanserinden vefat etmiştir. Allah tüm geçmişlerimize rahmet eylesin.

Özetle, USSAM Mahkemeleri’nin kurulması için uluslararası düzeyde çok ciddi bir destek vardır. Bunu Türk kamuoyuna ve Türk STK’larına yeterince anlatmakta geciktik. Bu bizim bir eksikliğimizdir ve huzurunuzda özür diliyoruz. Aslında bu mahkeme çoktan kurulmuş ve faaliyete geçmiş olmalıydı. Ancak istem dışı gelişen bazı hadiseler çalışmalarımızı yavaşlatmıştır. Bunun da altını çizmek istiyorum.

Hukuk Kurulu Başkanımız Avukat Mustafa Kuran Hocamızdır. Yasin Şamlı Bey, Demet Hanım, Faruk Tüzün Bey, Avukat Mehmet Çakırca, Ankara’dan Avukat Musa Cumhur ve Maldivler Eski Yüksek Mahkemesi Başkanı Hasan Saeed de kurulda yer almaktadır.

Dil Kurulu’ndaki arkadaşlarımız; Prof. Dr. Fahrettin Sadıkoğlu, Rektör Yardımcısı; Rektör Prof. Dr. Fadıl Hoca, aynı zamanda Başkan Vekilimizdir. Burada özellikle önemli isimleri vurgulamak istiyorum. Dil Kurulu Başkan Vekili olarak Av. Kerim Balkanov görev yapmaktadır.

Tarih Kurulu’ndaki arkadaşlarımız arasında Prof. Dr. Hikmet Öksüz, Prof. Dr. Fahri Sakal ve Prof. Dr. Ata Atun Hocamız bulunmaktadır.

Araştırma Kurulu’nda Prof. Dr. İbrahim Hakkı Aydın yer almaktadır. Yine Hâkim Eyüp Mutlu bulunmaktadır. Kendisi, yanılmıyorsam, hâlen aktif görev üstlenmektedir; yani aktif görevde olan bir hâkim arkadaşımızdır. Araştırma Kurulu’nda ayrıca Av. İbrahim Gök de yer almaktadır. Kendisi tanınmış ve saygın bir hukukçudur.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kureselakdeniz.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.